7 Şubat 2021 Pazar

BEŞ TARZI SİYASET - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 BEŞ TARZI SİYASET

          İnsanlığın üzerinde yaşamını sürdürmekte olduğu dünyanın yönetimi, beraberinde siyaset olgusunu öne çıkarmakta ve tarihsel gelişmeler de bu çizgide biçimlenmektedir. Yeryüzü haritasında yer alan her ülke ve bölgenin kendine özgü yapısı ve bu nedenle de birbirinden çok farklı yönetimleri vardır. Bu doğrultuda tarihsel süreç geleceğe doğru gelişirken, birçok ülkede yeni olaylar gündeme gelmekte ve bu doğrultuda da her bölgede kendine özgü olaylar birbiri ardı sıra yaşanmaktadır. Kütüphaneler bu birikimi belgeleyen ve günümüze aktaran kaynaklar olarak bugünün kuşaklarına da ışık tutmaktadır. Günümüzde yaşanan olaylar ve onların perde arkasındaki gelişmelere bakıldığı zaman, dönemsel değişikliklerin beraberinde önemli dönüşümlere yol açtığı ve böylesine hareket dolu süreçler içerisinde tüm devletlerin ve milletlerin var olan durumu tespit ederek, yeni ortaya çıkan ortamlara uyum sağlama ve bu doğrultuda geleceğin dünyasında var olarak yoluna devam etme stratejileri ortaya koydukları görülmüştür. Bugün de insanlığın karşı karşıya kaldığı durumları anlayabilmek ve geleceğin dünyasında varlığını koruyarak yola devam etmek çizgisinde, insanlık yeni bir çıkış yolu aramak durumundadır.

                Osmanlı İmparatorluğu yıkılmasaydı Türkiye Cumhuriyeti olmazdı. Osmanlı devletinin dağılması üzerine meydana gelen merkezi coğrafya alanındaki oluşan otorite boşluğunun giderilmesi arayışları, ortaya hem bir dünya savaşı hem de savaş sonrası senaryoları beraberinde getirmiştir. Bu değişim sürecinde orta dünyadaki büyük devletin sonrası için çalışmalar başlatılmış ve öne çıkan güçler kendilerini merkeze koyarak ya da kendi merkezli konumları üzerinden yeni bakış açıları geliştirerek, Osmanlı sonrası için öngördükleri plan ve projelerini hazırlamaya başlamışlardır. Batı emperyalizminin büyük gücü olan İngiltere bu doğrultuda çalışmalarını aşamalı planlara bağlayarak geliştirirken; Fransa, Amerika, Almanya ve Rusya gibi o dönemin diğer önde gelen emperyalistleri Osmanlı topraklarını kendilerine bağlayacak yeni stratejiler geliştirmek durumunda kalıyorlardı. Bu hazırlıkların en önde gelenini güneş batmayan bir dünya imparatorluğu kurmuş olan İngiltere hükümeti yapıyordu. Bir İngiliz Yahudisi olarak Büyük Britanya İmparatorluğunun başına geçen ve geleceğe dönük merkezi coğrafya planlar ı yapan Başbakan Benjamin Disrael, Osmanlı sonrası merkezi coğrafya üzerine hazırlamış olduğu merkezi alan projesini 1852 yılında uygulama alanına getiriyordu. Türklere dayatılan Sevr planının ilk hazırlığı olarak hazırlanan bu proje, birinci dünya savaşı sonrasında iki Atlantik gücünün bir araya gelmesi ile birlikte uygulama alanına sokuluyordu. Benjamin Disrael bir Yahudi asıllı İngiliz başbakanı olarak, Britanya İmparatorluğunun başında tek bir dünya devleti için uğraşırken, aynı zamanda Osmanlı sonrası için orta dünya üzerinde de Hint yarımadası gibi kendilerine bağımlı olacak bir merkez bölge federasyonunun peşinde koşuyordu.

                Yeni kurulmuş olan Amerika Birleşik Devletleri I800 lü yılların başlarında merkezi alana gelerek ve yüzden fazla okul ile Amerikan Kolejileri açarak bölgede yerleşirken, Avrupalı ve Asyalı emperyalistlere karşı merkezi coğrafyanın paylaşılması kavgasında okyanus ötesi güç olarak kendisinin de var olduğunu ortaya koyuyordu. Amerikan okullarına gönderilen hocalar ve papazların birer ajan olarak çalışmaları üzerine, İngiltere’nin Orta Doğu ve Fransa’nın Kuzey Afrika bölgesindeki çalışmaları daha da hızlanması ile orta dünyanın bölüşülmesi kavgası gelecekte daha büyük hesaplaşmalara yönelik bir doğrultuda tırmandırılıyordu. Avrupa kıtası üzerinden dünyaya açılan emperyalist güçler, dünya kıtalarını tanıdıktan sonra ele geçirme mücadelesine kalkışınca cihan savaşlarına dönük siyasal hazırlıklar, Balkanlar-Kafkaslar ve Orta Doğu gibi üç büyük Osmanlı alanında gündeme geliyordu. Büyük İmparatorluklar dünya haritasını bölüşme kavgası yaparlarken orta dünya sahalarında birbirleriyle kavga ederek, egemenlik yarışının kazananı durumuna gelmek istiyorlardı. Tüm emperyalist gelişmelerde baş aktör olarak öne çıkan Büyük Britanya İmparatorluğu on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında şiddetlenen emperyalist yarışta en önde olmak ve de için hem plan ve projeler aracılığı ile öne geçmek istiyor, hem de bu doğrultuda okyanuslardan iç denizlere yönelerek Akdeniz’in doğusunda Kıbrıs adasını alarak bu coğrafyanın merkezine oturuyordu. Rusya’nın tam Kafkaslar bölgesinden güneye doğru inmeye başladığı anda İngilizler de Kıbrıs adasına asker çıkartarak Doğu Akdeniz’e yerleşiyor ve böylece de Rusya‘nın sıcak denizlere inmesini önlüyorlardı. Rusya güneye inerken İngiltere doğuya doğru açılım yapıyor ve Fransa’da İngiltere’nin yanın da suç ortağı olarak Afrika’nın kuzeyi üzerinden doğu açılımı yaparak, Akdeniz’in doğusuna   geliyor ve Lübnan ile Suriye’de kendine bağlı sömürge yapılanmaları   kuruyordu. Rusya, Fransa ve İngiltere bu yayılmaları açıktan yaparken, Amerika Birleşik Devletleri ‘de geleceğin büyük emperyalist devleti olarak okullar üzerinden gizli ve dolaylı bir merkezi alan örgütlenmesini, diğer emperyal güçlere karşı çıkarak Osmanlı hinterlandı üzerinde yapıyordu.

                Atlantik güçleri Avrasya güçlerine karşı örgütlenirken, bir Avrupa gücü olarak Almanya’da Balkanlar üzerinden aşağıya doğru inerek, Osmanlı devletinin yıkılmasını önlemek ve Atlantik ile Avrasya imparatorluklarına merkezi coğrafyayı kaptırmamak üzere, orta Avrupa’dan Balkanlara, daha sonra da Marmara ve Ege kıyılarına doğru yayılıyordu. Balkanların küçük topluluklarını Balkanizasyon sürecinde Osmanlı’ya karşı Rusya, İngiltere ve Fransa kışkırtırlarken, Almanya askeri yardım bahanesi ile İstanbul’a geliyor ve Atlantikçilerin Çanakkale saldırısına karşı dağılmış olan Osmanlı ordusunu toparlayarak, Atlantikçilerin Anadolu üzerinden Kafkasya ve Hazar bölgelerine uzanmalarını önlemeye çabalıyordu. Osmanlı devleti merkezi coğrafyada ayakta kalabilmek için direnirken, dört bir yandan sürdürülen saldırılar ile Birinci Dünya savaşına doğru gidiliyor ve bu durumun sonucunda da imparatorluklar tarihin derinliklerine doğru sürüklenirken, bunlardan boşalan alanlarda Avrupa modeli yeni ulus devletler dünya sahnesinde boy gösteriyorlardı. Çok geniş alanlara yayılmış olan Osmanlı devleti ipek yolu üzerinden işleyen dünya ticaret yollarını, uluslararası ekonominin güvenliği açısından denetlemeye çalışırken, Kafkasya’dan Macaristan’a, Kırım’dan Libya’ya kadar çok geniş bir alanın güvenliğini ve devlet düzenini korumaya çalışmış ama bu yüzden de zamanla zayıflayarak çöküş sürecine doğru sürüklenmiştir. Büyük güçler arasında çekişme konusu olan orta dünya alanları cihan savaşlarının cephe ülkelerine dönüşmüştür. Atlantik, Avrupa ve Avrasya güçleri dünyanın merkezini ele geçirerek orta dünyada bir tek dünya devleti kurmak ve bunun üzerinden de cihan hegemonyalarını ilan etmek için sürekli bir çaba içinde olmuşlardır.

                Fransız devrimi Avrupa’daki krallıkları çökertirken ve hanedanların arkasından ulusal toplum yapılanmalarını öne çıkarırken dünya haritası değişmeye başlamıştır. Avrupa’da milliyetçilik cereyanları tırmanırken, imparatorlukların yerini ulus devletler almıştır. Avrupa’da esmeye başlayan milliyetçilik cereyanları doğuya doğru esmeye başladığında Rus Çarlığı, Avusturya Macaristan imparatorluğu ve Osmanlı devleti alt kimlikçilik üzerinden başlatılan milliyetçilik cereyanlarına karşı duramamış ve yıkılarak ulus devletler oluşumunun önünün açılmasına aracı olmuşlardır. İngiliz, Fransız ve Rus imparatorlukları merkezi alana doğru on dokuzuncu yüzyılın ortalarında yayılmaya başladıkları aşamada, merkezi devlet Osmanlı İmparatorluğu da kendi geleceğini düşünmeye başlamıştır. Tam bu aşamaya gelindiğinde Bartholdy’nin yönlendirdiği Paris’teki Türkologlar Osmanlı devletinden gelen gençleri yetiştirmeye başlamışlar ve Fransa merkezli bir dünya planı doğrultusunda oluşturdukları gençlere, Jön Türkler adı verilerek bunların ülkelerine döndüğünde Fransa ve batı Avrupa ile ortak hareket etmeleri sağlanmaya çalışılmıştır. Benzeri bir biçimde İngiltere’ye giden Osmanlı gençleri de Londra üzerinden Jön Türk örgütlenmesine yönelmişler ve böylece Fransız devriminin getirmiş olduğu siyasal yapılanma Osmanlı ülkesine taşınarak, büyük emperyalistlerin merkezi alandaki devleti ortadan kaldırmasını önleyecek önlemler alınmaya çalışılmıştır. Paris ve Londra üzerinden Jön Türk hareketi Osmanlı topraklarında bir batı rüzgârı estirmeye başladığı yıllarda, Rusya’yı da etkileyen batı rüzgarlarının ve Fransız devriminin verilerinin Rus aydınlarını etkileyerek yönlendirmeye başladığı görülmüştür. Bu durumun sonucunda Rusya’nın en önemli kentlerinden birisi olan Kazan’da Tatar aydınlarının öncülüğünde, Cedit hareketi bir aydın örgütlenmesi olarak doğmuş ve Avrasya bölgesinde yayılmaya başlayarak siyasal alanda etkili olmuştur.  

                Fransız devrimi Rusya’da Cedit hareketini getirirken, Osmanlı ülkesinde de Jön Türk hareketi aynı dönemde yayılmaya başlayarak yirminci yüzyılda doğu bölgesindeki yenilikçi gelişmeleri etkilemiştir. Rusya’daki yenilikçiler Cedit Hareketi olarak Osmanlı bölgelerine gelmişler ve daha sonraki aşamada Fransa’dan gelen Jön Türkler ile İsviçre’de çalışmalar yürüten Türkçüler ve Turancılar İstanbul’da bir araya gelerek, işgal ve saldırı halindeki Türk topraklarının geleceğini konuşmuşlardır.  Bu tür çalışmalar Birinci Dünya savaşı sonrasında Avrupa’nın doğu toprakları ile Rusya ve Osmanlı’nın orta alan bölgelerinde ne gibi siyasal yapılanmalara gidilebileceği konularında Jön Türkler ile birlikte Ceditcilerin görüş alışverişleri olmuş ve bu doğrultuda ki arayışların daha düzenli ve eşgüdüm altında yürütülmesi karara bağlanmıştır. Fransız devriminin yarattığı yenilikçi ortamda hangi bölgelerde ne gibi siyasal yapılanmalara yönelmenin mümkün olabileceği   konusu, ana sorun olarak bütün yenilikçi çevrelerde tartışma konusu olmuştur. Fransız devrimi sonrasında yaşanan on dokuzuncu yüzyılda meydana gelen gelişmeler doğrultusunda, bilim ve siyaset çevreleri kendi devletleri ile kamu düzenlerini korumak, bunları ayakta tutmak ve geleceğin koşullarında   varlıklarını sürdürmek üzere topluca harekete geçiyorlardı. Bu durumda aynı doğrultuda Osmanlı aydınları da yeni arayışlara yönelerek, kendi devlet ve kamu düzenlerini ayakta tutabilecek farklı öneriler ve yolları gündeme getirerek bir çıkış yolu arıyorlardı. Emperyalistlerin hegemonya planlarına karşı, oluşacak yeni durumlara göre, savunma ve yeniden yapılanma alanlarında farklı düşüncelerle günün koşullarına göre oluşturulacak gelecek planlarına acilen gereksinme vardı.

                Jön Türkçüler batı ülkelerinde yetiştirildikleri için genelde batı yanlısı bir tutum çizgisinde hareket ediyorlar ve bu nedenle de batı ülkelerinde geliştirilmiş olan plan ve projelere karşı sessiz kalarak, dolaylı yollardan bunlara onay veriyorlardı. Daha çok Osmanlı devletinin gayrimüslim kesimleri batı ülkelerinin emperyalist planları doğrultusunda kendilerini bu tür hazırlıklara yakın tutarak, onların projelerinin işbirlikçi taşeronu konumunda hareket etmeyi tercih ediyorlardı. Ne var ki, ileri batı ülkelerine giderek orada öğrendikleri yenilikleri benzeri bir biçimde kendi yurdunda uygulamaya öncelik veren antiemperyalist kadroların bir kısmı ise Jön Türkler ve Ceditcilerin içinde yer alarak, bu yenilikçi akımların kendi ülkelerinin kurtuluşunda ortaya batıdan farklı ve bölge ülkelerinin özgün koşullarına uygun daha ulusal plan ve projeleri kamuoyunun önüne getirmeye çalışıyorlardı. Batılılar doğuluları yok ederek onların ülkelerine sahip olmaya çalışırken, doğulular ve merkezi coğrafya da yaşayan toplumlar da   batı emperyalizmine karşı kendini korumanın ve var olarak geleceğin dünyasında daha güçlü bir biçimde yollarına devam edebilmenin yollarını araştırıyorlardı. Bu çerçevede, Rusya’da Türkçülük kongrelerini yöneten Cedit hareketinin önde gelen temsilcilerinden birisi olan Yusuf Akçura İstanbul’a gelerek, Türk Derneği ve Türk Ocaklarını kurarak ve daha sonra da Türk Yurdu dergisini çıkararak, Osmanlı ülkesinde yıkılan imparatorluk sonrasında, batı tipi bir ulus devleti merkezi alanda Türk kimliği altında kurabilmenin yollarını arıyordu.

                Yusuf Akçura Rusya’dan kovulduktan sonra Almanya ve İsviçre’de çalışmalar yapmış, Almanya kökenli bir Sosyalist ihtilalin sanayileşmiş Almanya yerine kırsal alanda tarımcılık yapan Rusya’da gerçekleşmesinin nedenlerini araştırmıştır. Daha sonraları da İsviçre’ye giderek buradaki Türklerin ve de özellikle Fransa’daki Jön Türklerin, Paris’te yaptıkları çalışmaları yakından inceleyerek etüd etmiştir. Daha sonrasında ise Osmanlı ülkesine dönerek İstanbul’da incelemelerini sürdürmüş ve Osmanlı devleti sonrasında aynı topraklar üzerinde bir Türk devletinin çağdaş ulus devlet olarak kurulabilmesinin ön koşullarını belirlemeye çalışmıştır. Bu tür çalışmalarını sürdürürken dergilerde yazılar ve bazı önemli kitaplar yayınlayarak, Osmanlı kamuoyunda geleceğe dönük bir ulusal oluşum için zemin oluşturmaya çaba göstermiştir. Daha çok çalışmalarını İstanbul merkezli yürüten Yusuf Akçura, hazırladığı broşürlerinden en önemlisini Mısır’ın başkenti Kahire’de yayınlayarak hem Osmanlı devletine hem de bu devletin toprakları üzerinde yaşamakta olan Türk asıllı topluluklara yön göstermeye çaba göstermiştir. Savaş sonrası ortamda emperyalist plan ve programlar arasında rekabet ve yarışlar arasında bir tırmanma gündeme geldiğinde, Yusuf Akçura “Üç tarzı siyaset “başlıklı makalesini TÜRK ismi taşıyan ve Abdülhamit rejimi ile sürekle kavga eden, Kahire’deki dergilerden birisinde yayınlamıştır. İmparatorluğun dağılma koşullarında Mısır Türk sınırlarının dışında kalmasına rağmen, Yusuf Akçura hazırlamış olduğu ve gelecek için gerekli gördüğü üç siyaset biçimini kamuoyuna açıklarken, eski Osmanlı topraklarını muhatap aldığını göstermek üzere böylesine bir siyasal bildiriyi Mısır’ın başkentinde yayınlamıştır. Bu bildiri başta Avrupa başkentlerinde ele alınarak tartışılmış, ama daha sonra da eski Osmanlı topraklarının ve Türk dünyasının tam ortasında yer aldığı Avrasya kıtasının her bölgesinde ele alınarak tartışılmıştır.

                Yusuf Akçura bu makalesinde Osmanlı devletini çöküntüden kurtararak yoluna devam edebilmesi için üç temel siyaseti gündeme getirmiştir. (OSMANLICILIK- İSLAMCILIK-TÜRKÇÜLÜK) başlıkları altında dile getirilen üç tarzı siyaset makalesinde üç hedef olarak, önce bir Osmanlı ulusu meydana getirmek, ikinci aşamada İslamcılığa dayanan bir devlet yapısı oluşturmak, üçüncü adım da ise bir Türk siyasal ulusçuluğu yaratmak belirtiliyordu. Yusuf Akçura Rusya’dan çıkarak Avrupa ve Asya ülkelerini gördüğü için çağdaş anlamda bir Osmanlı milleti yaratmaya öncelik veriyordu. Bunun için din, mezhep, etnik köken ve cins ayrımı gözetilmeksizin bütün Osmanlı halklarının   bir araya getirilmesiyle, onların oluşturdukları toplumsal birliğe Osmanlı milleti denilmesini hedefliyordu. Bu noktada dünyanın her ülkesinden gelen göçmenlerin birlikte yaşayarak kendilerini Amerikan ulusu olarak tanımlamalarını dikkate alarak, buna benzer konumda olan Osmanlı halklarının da Osmanlı ulusu oluşturmalarını istiyordu. İmparatorluğun parçalanma ve çöküş süreçlerinden kurtulmak için var olan sınırların korunarak, milli sınırlar içinde yaşayan tüm Osmanlı ahalisinin Avrupa ülkelerinde olduğu gibi yeni bir ulusal yapılanmaya yönelmesini bir çözüm olarak düşünüyordu. Osmanlı devletinin yola devam edebilmesinin ancak Osmanlı ulusunun oluşturulması ile mümkün olabileceğini aksi takdirde Osmanlı imparatorluğunun dağılmaktan kurtulamayacağını belirtiyordu. Osmanlı ulusunun oluşturulmasıyla birlikte devletin bir Arap devleti olmaktan kurtulabileceğini belirtiyordu. Bu arada Fransız devrimi sonrasında kurulan Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin çalışmalarında başarısız kalması da ülkede bir Osmanlı ulusu oluşumuna giden yolu açamıyordu. İmparatorluk on milyon kilometre karelik çok geniş topraklar üzerinde bir büyük ülke konumuna sahip olduğu için, milli sınırlar içinde yer alan her ülke kendi bölgesinin özelliklerine göre kimlik kazanıyor ve bu doğrultuda diğer bölgelerden farklı bir uluslaşmaya doğru yönelişler ortaya çıkıyordu. Bu durumda Yusuf Akçura, Osmanlı milletinin oluşturulamayacağını ve bu yüzden de Osmanlı milleti yaratmaya çalışmanın boş bir çaba ve yorgunluk olmaktan öteye gidemeyeceğini itiraf ediyordu. Ona göre Osmanlı milleti yaratma çabası, sonuçta Osmanlının Araplara teslim olmasını gündeme getiriyordu.

                Yusuf Akçura’ya göre üç tarzı siyasetin ikincisi olarak İslamcılık öne çıkıyordu. Dünyada bir İslam Birliği kurulmasının  ana  hedef olarak ortaya çıkartılması ile birlikte Osmanlı devletinin  Arnavutluk’tan  Endonezya’ya kadar uzanan büyük coğrafyada  bir din ulusu yaratılması siyasetinin uzantısı olarak İslamcılık, Osmanlı devletinin önüne geliyor ama bu kadar, çeşitli ve dağınık bir geniş bölgede İslam adına ulus yaratabilmenin de mümkün olamayacağını, Yusuf Akçura gene  bu  üç tarzı siyaset çalışmasında  belirtiyordu . Ne var ki, din devletine yönelme durumunda bu kez Osmanlı toplumunun farklı dinler ve mezhepler arasında çekişme alanı olacağını ve bu yüzden de din temeline dayanan bir millet yaratmanın ulus devlet sürecinde gerçekleşemeyeceğini gene aynı çalışmasında dile getiriyordu. Bir din devletinin ümmet kavramına dayanması nedeniyle, Avrupa ülkelerinde olduğu gibi millet yaratmak açısından yetersiz kalacağını görerek, Osmanlı devleti içinde yaşayan Yahudi ve Hrıstıyan dinlerinin mensuplarının bulunması da belirli grupların dışlanmasına neden olacağı için İslamcılık Osmanlı devletinin batı tipi bir ulus devlet olmasını sağlamayacaktı. Din esasına dayanan güçlü bir İslam birliği diğer din mensuplarının bulunduğu toplum yapısında kurulamayacaktı. Ayrıca Müslüman asıllı olan Arapların Osmanlı ülkesinden ayrılarak bir Arap birliği devleti kurma ihtimali ile Müslüman Arnavutların Osmanlı sınırlarının dışında kalarak ülke birliğinin dışına çıkması da Osmanlı devleti açısından din temelli bir uluslaşmanın mümkün olamayacağını ortaya koyuyordu. Ayrıca Türk dünyası içinde yaşayan Hrıstıyan ve Yahudi topluluklarının bulunması da Müslüman olmayan Türkler ile İslam yapılanmasını karşı karşıya getirebileceği için, modern anlamda bir ulus yaratılmasına karşı engel olabilecek bir yeni durumu öne çıkarıyordu.

                Osmanlıcılık ve İslamcılık akımlarının çağdaş anlamda bir ulus yaratmak için yeterli olmadığının ortaya çıkması üzerine, Yusuf Akçura, geriye Türk dünyasının kaldığını ve Osmanlı devleti için Türk dünyasından gelecek Türkçü bir yapılanmanın soruna çözüm olabileceğini ileri sürerek, Osmanlı toplumunda küçümsenen Türk kimliğinin yeni devletin toplumsal yapısının oluşumunda beklenen temeli oluşturabileceğini savunmak durumunda kalmıştır. Osmanlı devleti giderek dağılırken, dikkate alınacak Türk kimliğinin imparatorluk sınırları içinde yaşamakta olan Türk asıllı toplulukları büyük çapta bir araya getireceğini yazarken, Osmanlı ahalisi içinde yaşamakta olan sağ duyulu kesimler ile Türklüğe sempati ile bakan diğer toplum kesimlerinin de katılımıyla, imparatorluk ahalisinin en çok Türk kimliği altında bir araya gelebileceğini dile getirmiştir. Orta Asya, Kuzey Asya, Doğu Avrupa ve Orta Doğu bölgelerine yayılmış bir biçimde yaşamakta olan Türk toplulukları farklı isimler altında yaşamlarını sürdürürken, tarihsel araştırmalar sonucunda Türk asıllı toplulukların içinden geldiklerini öğrendikleri aşamada, Türk kimliğine ve Türklerin ayrı isimler altında bölünmesine karşı çıkarak, merkezi coğrafyada bir Türk ulus devletinin oluşturulmasına olumlu bir çizgide yaklaşmışlardır. Daha önceki dönemlerde Türk tarihi hep imparatorluklar ya da krallıklar üzerinden yaşandığı için hep devlet bağlantılı Türk olgusu siyasal alanda etkin olduğundan, siyasal anlamda bir Türkçülük sonradan gelişmiştir. En gelişmiş sosyal ve siyasal yapının bulunduğu Rusya toplumunda başlayan siyasal Türkçülük akımı sonradan gelişerek tüm Türk dünyasında etkin olmuştur. Yoğun bir Türk nüfusa sahip bulunan Rusya’da devlet modern anlamda ulusal olmaya yönelirken, kendi içinde yaşayan milyonlarca Türkün varlığını kabul etmek istememiş ve Türkçülük kongrelerini düzenleyenleri ülkeden kovarak Rusya’yı sadece Rusların devleti yapmak istemiştir. Osmanlıcılık ya da İslamcılık akımlarının peşinden giderek bir ulus devlet olabilmenin gerçeklerle pek bağdaşmaması nedeniyle, batılı imparatorlukların doğu bölgelerine saldırdığı aşamada doğu bölgesindeki halkları birleştirecek en etkili akım olarak Türkçülük ortaya çıkartılmıştır. Ne var ki, Kırım savaşında Türkleri Rusya’ya karşı koruyamayan Türklerin, Avrasya bölgesindeki Türk birliğini hiç kuramayacağını ileri süren Türklük karşıtı yayınlar bazı yayın organlarında ifade edilmiştir.

                 Osmanlı İmparatorluğu’nda Türk asıllı topluluklar kadar Türk olmayan gruplar da vardı ve birlikte yaşıyorlardı. Türk asıllı olmayanlar içindeki Müslümanlar da zamanla Türkleşiyorlardı ama gayrimüslimler Türkleşmeye karşı çıkarak hep farklı bir yapılanma arkasında koşuyorlardı. Dindeki ortaklık zamanla tüm Osmanlı Müslümanlarının Türkleşmesine yardımcı oluyordu. Atatürk çağdaş bir cumhuriyet devleti kurarken, Türk asıllı olanlar kadar Türkler ile birlikte yaşayarak Türkleşen toplum kesimlerini de eşit statüde Türk vatandaşı olarak kabul etmiştir. Türk devleti cumhuriyetin ilanı sırasında, mübadele yollarına başvurarak sınır dışında kalan Türklerin de anavatana getirilerek eşit Türk vatandaşlığı statüsünden yararlanmalarını sağlamıştır. Böylece çok uluslu bir devletin dağılma aşamasında tek uluslu bir ulus devlete geçiş mümkün olabilmiştir. Yusuf Akçura’nın önerisi doğrultusunda Osmanlıcılık ve İslamcılık akımlarının yetersiz kaldığı ulus devlete erişebilmek için devlet yapısı değiştirilirken Osmanlı yerine Türk kavramı esas kimlik olarak benimsenmiştir. Böylece üç tarzı siyasetin ilk ikisi devre dışı bırakılırken üçüncü tarzı siyaset benimseniyor ve Türkçülük akımı siyasal kadrolaşma tamamlanarak hem Türk milletine hem de Türk devletine dönüştürülüyordu. Ne var ki, böylesine bir dönüşüm Avrupa tipi ulus devlet modeli ile tamamlanırken, gene de Misakı Milli sınırları içinde yaşayan ve Türk olmayı kabul etmeyen toplum kesimleri vardı. Yeni kurulmuş olan ulus devlet, bu doğrultuda vatandaşlık bağı ile devlete bağlı olan eski Osmanlı ahalisinin her bireyine de Türk vatandaşlığı statüsünü tanıyarak, bir iç kargaşa ya da savaşa giden yolun önünü kesiyordu. 

                Üçüncü tarz siyaset ile toplumun bütünün taleplerini karşılayamayan yeni ulus devletin kurucu kadrosu, bu kez bir dördüncü siyaset olarak Atatürkçülük oluşumunu toplumun önüne getiriyordu. Yeni ulus devlet bütün vatandaşlara eşit statü sağlarken, Avrupa ulus devlet oluşumunun ulusçuluğunu benimsemekle yetinmeyerek, aynı zamanda büyük bir Türk nüfusun içinde yaşadığı Sovyetler Birliği topraklarında millet kavramı yerine benimsenmiş olan halk kavramını da bir halkçılık akımı anlamında ve yeni bir siyasetin simgesi biçiminde kabul ederek, kurucu önderin ismi ile bu yeni yapılanmayı, Türkçülük adına değil ama bu kez dördüncü bir siyaset biçimi olarak ele alıyordu. Ulusal kurtuluş savaşı sırasında alt kimlikleriyle öne  çıkan nüfus grupları ya da  farklı din cemaatlerinin ayrı devlet isteyerek öne çıkan temsilcilerinin  baskılarına rağmen, ulus devlet çatısı altında herkese eşit vatandaşlık tanınarak devlet modeli değişimi tamamlanmış ama daha sonra ortaya çıkan farklı kimliklerle hareket etme girişimleri ya da emperyalist devletlerin gizli servisleri aracılığı ile yurdun doğu bölgelerinde çıkartılan isyanlar  kimlik kavgasına dönüşünce, yeni ulus devlet yönetimi  Rusya’da olduğu gibi halkçılık kavramını kabul ederek  millet ve halk kaynaşması oluşturmayı  hedef almış ve bu doğrultuda cumhuriyetin temel ilkeleri arasına hem milliyetçilik hem de halkçılık birlikte eklenerek,  devlet ile millet kaynaşması hedefi gerçekleştirilmeye çalışılmıştır.

                Türkçülük ilkesi devlet kuruluşu sırasında temel dayanak noktası olarak benimsenmiştir. Ne var ki, bunun dışında kalan kesimlerin devlet çatısı altında oluşturulmuş olan ulusal uzlaşmaya katılımlarının sağlanabilmesi açısından, Türkiye’ye özgü bir yolun seçilerek bu yoldan gidilmesi ortaya yeni bir siyaset çıkarmıştır. O da devletin kuruluş aşamasında ortaya çıkan Türk ve Türk olmayan ayırımın aşılabilmesi doğrultusunda, milliyetçiliğin yan ısıra halkçılığın da cumhuriyetin ikinci temel ilkesi olarak benimsenmesidir. Ulusal vatandaşlığın getirdiği yeni kamu düzeni içerisinde vatandaşlar arasındaki her türlü din, dil, kültür ve etnik köken ayırımlarının aşılarak tam anlamıyla bir ulusal bütünleşme hedeflenmiştir. Bu durum normal ulus devlet yapılanmasının ötesinde geliştirildiği için, kurucu iradeyi temsil eden kurucu önderin ismi Türkçülüğe paralel yeni bir akımın adı olmuştur. Türkçülüğün gayrimüslim ya da farklı etnik köken dayanağı olan toplum kesimlerinin isteklerini karşılayamadığı noktada, Atatürkçülük yeni bir akım yapılanmasıyla dördüncü siyaset tarzı olarak devreye sokulmuştur. Milliyetçilik halkçılıkla ve de Atatürkçülük Türkçülük ile birlikte olmuşlardır.

                Beşinci siyaset tarzı ise, daha önce ele alınan dört siyaset tarzının hem temel dayanağı hem de ana hedefi olarak dile getirilen batı uygarlığı olmuştur. Dünya tarihi boyunca her zaman önde olmuş bir uygarlık olarak günümüzde de batı olgusu ön plandaki yerini korumaktadır. Uygarlık yarışında bütün uluslar geleceğe doğru koşarken, batı uygarlığından yana olmak bir anlamda batıcılık olarak benimsenmiş ve siyaset alanında batıcılık temel bir siyasal ilke olarak olumlu açıdan değerlendirilmiştir. Batı bloku sahip olduğu uygarlık düzeyi ile bütün ülkelere yön gösterirken, gene batı kaynaklı olumsuz bir oluşum olarak batı emperyalizmi de bugünlere kadar varlığını sürdürmüştür. Bugün gelinen noktada, evrensel düzeyde emperyalist bir yer küre hegemonyası batı blokunun dünya uluslarının başına bela yaptığı bir olumsuz durumdur. Günümüzde insanlık batı uygarlığının batı emperyalizmini ortadan kaldıracağı yeni bir olumlu sürecin devreye girmesini beklemektedir. İnsanlık her yönden birçok tehdit ile mücadele ederken, sömürü ve emperyalizmin olmadığı daha mutlu, adil, eşit ve barışçı bir yeni bir dünya düzeni hayal ederken, hala dünya halkları üzerinde emperyalist saldırı ve baskı düzenlerini insanlar ortadan kaldıramamışlardır. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken kurucu önder Atatürk ana merkezin belirleyici gücü olmuş ve bu doğrultuda kurucu iradeden ileri gelen kararlar ve insiyatif, dördüncü siyaset tarzı olarak Atatürkçülük yolunun hem içeriğini hem de hedeflerini belirlemiştir. Atatürk Avrupa kıtasının yanı başında Türk devleti kurarken Avrupa kaynaklı batı uygarlığından en üst düzeyde yararlanarak her zaman için yüzünü uygarlığa dönmüş ama batının emperyalist saldırıları ile de karşılaştığı zaman da batının ordularına karşı çıkmaktan ve onlarla savaşmaktan da geri kalmamıştır.

                Yusuf Akçura 1905 yılında yayınladığı üç tarzı siyaset ile Osmanlı imparatorluğundan Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelmenin çizgilerini belirlediği için Türk kamuoyu bu üç siyaset biçimini tartışmıştır. Ne var ki, daha sonraki aşamalarda Osmanlıcılık ve İslamcılık devre dışı kalırken, Türkçülük akımı öne geçerek etkin olmuş ve yeni devlet Türk ulus devleti olarak örgütlenmiştir. Türklüğün ya da Türkçülüğün yetersiz kaldığı aşamalarda ise, Atatürkçülük kurucu önderin iradesiyle devreye girerek dördüncü siyaset tarzını Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal gündeminde etkin kılmıştır. Cumhuriyetin iki temel ilkesi bir araya gelebilirken, Türkiye’nin Türkçüleri ile Atatürkçülerinin bir araya gelerek, Atatürk cumhuriyetine birlikte sahip çıkmaları artık gerçekleştirilmelidir.  Ayrıca küreselleşme adı altında başlatılmış olan yeni sürecin orta çağ eğilimlerini öne çıkarmaya başladığı bugünün olumsuz koşullarında, insanlığın uygarlıktan vazgeçmemesi kararlılığı çizgisinde bir batıcılık akımı da beşinci siyaset tarzı olarak, bugünün siyasal gündeminde en başta etkinliğini korumalıdır. Türkiye’yi yöneten hükümetler ve de siyasal iktidarlar, devletin kuruluş aşamasında yaşanan gelişmeleri her zaman için dikkate alarak hareket etmek zorundadır. Üç tarzı siyasetin yetersiz kaldığı noktada Türk ulusu beş tarzı siyaseti düşünebilmelidir. Osmanlıcılığın geride kaldığı bir dünyada, dinciliğin din ve mezhep kavgalarına zemin hazırladığı öncelikle görülmelidir. Tarih kitapları okunursa tarihin   ders alınması gereken oyunlarla dolu olduğu görülecektir. İmparatorlukların yüz yıl önce geride kaldığı bir dünyada, insanlık ya çağdaş cumhuriyetler ve ulus devletler çatısı altında ilerlemenin yollarını arayacak ya da siyasal aldatmacalarla postmodern senaryolara teslim olarak, yeni bir orta çağın yolcusu olacaktır. Zenginliğin bir avuç insanın elinde toplanması halk kitlelerini yoksulluğa mahkûm ederken, cumhuriyetlerin diktatörlüğe dönüştüğü ve ulus devletlerin de alt kimlik parçalanmalarıyla bölünmeye doğru sürüklendiği bir ülkede, insanlığın zorla bir kaos ortamına süreklenmesine izin verilmemelidir. Üç tarzı siyaset ile yola çıkan Türkiye bugün için beş tarzı siyaseti tartışma aşamasına geldiyse, bu durumun dikkatlice yeniden değerlendirilmesi ülke ve dünya barışı açısından zorunluluk kazanmaktadır. Önümüzdeki dönemde  değişen koşullar  ve yeni ortaya çıkan uluslararası süreçlerde yeni siyaset tarzlarının öne çıkabileceği ihtimali ile Türkiye  her şeye hazırlıklı olmalıdır.   

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

1 Şubat 2021 Pazartesi

KIZIL ELMA KOALİSYONU İLE İÇ CEPHE - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

KIZIL ELMA KOALİSYONU İLE İÇ CEPHE 

                Türkiye son dönemde giderek hızlarını artıran önemli siyasal gelişmeler ile karşı karşıya gelmekte ve bu nedenle de son derece karışık bir kamuoyu süreci ile de mücadele etmek durumunda kalmaktadır. Küreselleşme süreci ile başlatılmış olan teknolojik gelişmeler sosyal ve siyasal hayata zamanla daha fazla damgasını vururken, giderek teknolojik disipline teslim olma aşamasına da gelmiştir. Çok hızlı gelişen ve birbiri ardı sıra gerçekleşen yenilikler, insanlığı yeni bir dünya düzenine doğru yönlendirirken, eski dünya düzeninin yavaş yavaş ortadan kaldırıldığı ve teknolojik yeniliklerin uygulama alanına geçirildiği bir sürece doğru insanlığın yuvarlandığı görülmektedir. İşte bu nedenle yeryüzünün her bölgesinde yepyeni olaylar, sosyal ve siyasal gelişmeler zaman içinde ortaya çıkarak eski dünya düzeninin geride bırakılmasına giden yolu açmışlardır. Teknolojik yenilenmelerin ortaya çıkardığı bir başka dünya yapılanmasında hem insanlık hem de geçmişten gelen geleneksel yaşam düzeninin bu tür gelişmelere direnemeyerek, yıkılma ve dağılma gibi olumsuz durumlarla karşı karşıya kaldıkları görülmektedir. İnsanlık yüzyıllar boyunca kazandığı hak ve özgürlükleri koruyarak   yoluna devam etmek isterken, teknolojik gelişmelerin insanlığı bir yerlere doğru sürükleyerek eskisinden çok daha farklı bir yaşam düzeninin oluşumuna destek verdiği görülmektedir. Teknoloji toplumsal yaşamı alt üst ederken, toplumun her kesiminin iş ve çalışma alanlarına dışarıdan müdahale edilmeyi gösteren, daha sınırlayıcı yeni bir yaşam biçimi beraberinde gündeme getirilmiştir. Bugün gelinen noktada insanlık eski alışkanlıkları ile yeni yapılanmalar karşısında daha farklı bir ortama doğru sürüklenmekte ve böylece geleceğin bilinmeyen tarihine doğru insanlık kendiliğinden yol almaktadır.

                Yirmi birinci yüzyılda insanlığın geleceğin dünyası ile karşılaşmasının ilk görüntüleri ile karşı karşıya geldiği zaman dilimleri, belirli bir süreç içinde daha da gelişmiş yapılanmalar aracılığı gündeme gelmiştir. Teknolojik alanda meydana gelen tüm yenilikler zamanla toplumsal yaşamın içine doğru gelişmeler gösterdiğinde, insanların geçmişten gelen birikimlerini kullanarak yeni durumlara uyum sağlamak üzere çaba gösterdikleri görülmektedir. Toplumların doğal düzenleri ile insanlık geleceğe doğru arayış ve çalışmalar içinde iken, birden elektronik devrimin gerçekleşmesi ve iş hayatının doğal seyrinden çıkarak bilgisayar kutusunun içine girmesiyle birlikte, insanlığın bugün gelmiş olduğu yeni dönemin ilk göstergeleri ile dünya karşılaşmıştır. Bir yandan doğal yaşam devam ederken ve insanlar bu doğrultuda, ev, ofis, gezme, alışveriş, yer değiştirme ve sosyal hayat gibi gündelik yaşamın çeşitli görüntüleri ile zamanlarını planlamaya ve yaşamlarını sürdürmeye çalışırlarken, elektronik devriminin gerçekleşmesi   ve bu doğrultuda yaşam düzeninin büyük oranda elektronik ağların ve sistemlerin etkisi altına girmesiyle birlikte, insanlığın normal yaşam düzenlerinin değiştiği görülmektedir. Soğuk savaşın bitişi ve küreselleşme döneminin başlamasıyla birlikte, çeyrek yüzyıllık son zaman dilimi içinde insanlığın normal yaşamdan elektronik yaşama doğru yapılanması ortaya eskisinden çok farklı bir yeni dünya düzeni süreci çıkarmıştır. Önceleri daktilonun yerini bilgisayarların alması küçük bir değişim olarak insanları fazla rahatsız etmemiş ama daha sonraki aşamada bilgisayarların bütün iş yerlerine yayılması ve aradaki elektronik bağlanma sistemi içerisinde telefonların bilgisayarlar ile aynı sistem içinde kullanılmaya başlanması üzerine, yirmi birinci yüzyılın ilk yıllarından itibaren insanlık, yeni elektronik devriminin getirmiş olduğu çok farklı bir düzen ile karşı karşıya gelmiştir. İnsanların doğal yaşamı bu aşamada sınırlanmaya başlamış ve zamanla bitmiştir.

                Geçen yıl ortaya çıkan virüs salgının hızla bütün dünyaya yayılması ile yeryüzünün her bölgesinde etkisini genişleten virüs salgını, öldürücü yapısı ile tüm insanlığı tehdit altına almış ve bu yüzden evlerinden dışarıya çıkamayan bir yeni kuşak, öldürücü biyolojik savaş tehdidi altında öne çıkartılmıştır. Aradan geçen bir yıl içinde milyonlarca insanın hastalanması ve gene bu yönde birçok insanın yaşamını kaybetmesi üzerine, insanlığın geleceği ile ilgili söylentiler zamanla tartışmalara dönüşerek   insanoğlunun geleceği ile ilgili büyük kuşkuların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Özellikle son dönemde hasta ve vefat sayılarının fazlasıyla yükselmesi insanlar arasında çok ciddi kuşkular yaratırken, insan toplumları gelecek derdine doğru sürüklenmeye başlamıştır. İnsanoğlu hayata geldikten sonra içinde yaşadığı dünyanın geleceği ile yakından ilgilenmek durumunda kalmıştır. Yaşam bütünüyle tehditlerle dolu olduğu için insanlar her zaman için güvenlik arayan bir tutum içinde olmuşlar ve bu doğrultuda yaşamı ve gelişmeleri izleyerek doğal yaşam sürecinin güvenli bir ortamda gerçekleştirilmesi için yoğun çabalar göstermişlerdir. Son olarak ortaya çıkan pandemi  süreci de her türlü düzeni  bozarken, insanlığın geleceği için de  ciddi tehditleri gündeme getirerek  çok uzun olmayacak bir zaman dilimi sonucunda  bugünkü  insan uygarlığının ortadan kalkabileceği ve yerine bambaşka bir düzenin  zorlama müdahaleler aracılığı ile uygulama alanına getirileceğine dair gelecek bilimcilerinin değerlendirmeleri, günümüz dünyasında açıktan tartışılmakta ve  yeni gelecek düzende ortaya çıkacak beklenmeyen gelişmelerin insanoğlunun yaşam düzenini kaldıracağı gibi aynı zamanda insanlığın da böylesine köklü bir değişim aracılığı ile  yok olma riski ile karşı karşıya kalacağı dile getirilmektedir. İnsanlık bugünkü dünya üzerinde yaşarken hem elektronik devrimi hem de bir biyolojik savaş aracı olarak virüs saldırılarına muhatap olarak yaşayamaz bir duruma gelebilecektir.

                Dünyada var olan her yapılanmanın ya birbirinin devamı ya da birbirine karşıt çizgide ortaya çıkan olaylar ve gelişmeler sonucunda, bugünkü var olma düzen ve biçimlerine sahip olabildikleri anlaşılmaktadır. Yeryüzünün milyarlarca yıl önce oluşmaya başladığını ortaya koyan jeoloji ya da diğer bilim dalları aracılığı ile, insanlık nasıl bir gezegen içinde yaşadığını ve hangi aşamalardan geçerek bugünkü tarihsel konumuna geldiğini iyi bilmektedir. Günümüzdeki aşamada insanlık her alanda büyük bilgi birikimlerine sahip bulunmaktadır. Ne var ki, bugüne kadar yaşanan olaylar karşısında her şeyin değiştiği, hiçbir şeyin ya da varlığın sonsuza kadar yaşayamayacağı, bu nedenle de değişim yasasının her yerde geçerli olduğu, bu doğrultuda her şeyin değişeceği ve hiçbir şeyin değişmeden ayakta kalamayacağını ve değişmeyen tek şeyin değişim yasası olduğunu, insanlık bugün daha iyi değerlendirerek ona göre hareket etmek zorundadır. Uzaydan ya da doğal yaşamdan gelen tüm yenilikler ve değişiklikler hem dünya hem de insanlığın üzerinde kalıcı etkiler yarattığı için, yeryüzündeki insan topluluklarının varlık düzenleri ile yaşam boyutları değişkenlik süreci içindedir. Elektronik devriminin insanları bilgisayar makinelerine mahkum ettiği gibi, virüs salgınları ya da ortaçağ dönemi benzeri mikrop geliştirme girişimleri ya da organizasyonları da insanlığın hareket serbestliğini ortadan kaldırarak katı kurallara bağlanmış bir yaşam biçimini halk kitlelerine zorla benimsetmeye çalışmaktadırlar. Elektronik güç ile biyolojik savaşta virüsleri kontrol eden güçler kendi istedikleri çizgide bir yeni dünya düzeni oluşturmaya öncelik vermişlerdir. Yeryüzünde meydana gelen yeniliklerin yaşam düzenlerini değiştirmesi gibi yeni kurulmakta olan elektronik düzenler ya da önlenemeyen virüs salgınlarının yarattığı toplumsal alt üst oluşlar, sosyal yaşamın siyasal örgütlenmesi olarak devletleri de tehdit ederek baskı altına almaktadır. Corona virüs olayının ortaya koyduğu üzere insanoğlu ya hastalanarak ölmek durumunda ya da dış müdahaleler aracılığı ile zorlanan inovasyon girişimlerine ayak uydurarak daha dolaylı yollardan hareket ederek, geleceğe dönük yaşayabilmenin çabası içinde olacaktır. Tümüyle kökten bir yenilenmeyi beraberinde getiren inovasyon yapılanmaları, toplumsal yaşamı tepeden tırnağa yeniden düzenlemektedir.

                Yeni elektronik düzen toplumsal yapıları kökten sarstığı için, bu yeni durum devletlerin sahip olduğu siyasal ve yönetsel tüm eski yapılanmaları da yakından sarsarak, ülkeleri ve üzerinde yaşayan milyarlarca insanın tepesinde kurulu bulunan koruyucu şemsiyeler olan devlet düzenlerini de gelinen noktada ortadan kaldırabilecektir. E-Devlet yapılanması üzerinden siyasal devlet düzeninden vazgeçilerek, elektronik devlet yapılanmasına evet denilmektedir. Böylece binlerce yıllık tarihin beraberinde bugüne taşıdığı devlet düzenleri ortadan kalkarken, bunların yerine E-Devlet görünümünde bir elektronik düzenleme ile bütün bu yeniliklerin farklı bir devlet yapılanmasına dönüştürülmeye çalışıldığı da artık saklanamaz bir gerçek olarak öne çıkmaktadır. Ne var ki, devlet düzenleri sadece elektronik alandaki düzenlemeler ile ortadan kaldırılabilecek yapılanmalar değildir. Her şeyin bilgisayar kutusuna doldurulacağı ve bu kutu üzerinden yönetilebileceği bir yeni yapılanmanın binlerce yıllık devlet oluşumlarının yerini alabilmesi mümkün değildir. İnsanoğlu bir elektronik düzenlemenin parçası olabilecek kadar basit bir yapılanma ise hiç değildir. Hayat eve sığar sloganı ile insanların evlerine hapsedildikleri bir düzenlemenin ise hiç de gerçekçi bir çözüm olmadığı bir yıllık deneme süresinden sonra ortaya çıkmaktadır. İnsanlığın yapısı ve modeli üzerine kurulmuş olan bir dünya düzeni değiştirilmek istenirken, getirilmek istenen yeni düzenin eskisi ile ciddi bir çatışma içinde olacağı ve zamanla değişim süreci içinde bir kaos ortamının yaşanacağı şimdiden ortaya çıkmaktadır. Bugünkü devlet düzenleri devam ederken, devletleri çöküşe ya da yok oluşa doğru sürükleyecek köklü değişimlere, var olan devlet düzenleri çerçevesinde izin verilmeyeceğinin şimdiden ortaya konulması gerekmektedir. Ne var ki, var olan devlet düzenleri yıkılmadan da küresel tek devletçi eni bir yapılanmanın inovasyon başlığı altında gerçekleştirilebilmesi mümkün olamayacaktır. Devletler tarihsel bir süreç içinde doğarlar, büyürler ve güçlerinin en üst düzeyine gelene kadar en az birkaç yüzyıllık bir var olma dönemini tamamladıktan sonra, dünyada meydana gelen yeni koşulların etkisiyle ya büyük bir değişime uğrarlar ya da yok olurlar. Günümüz dünyasında gündeme gelen elektronik devrimi ile birlikte virüs üzerinden sürdürülen biyolojik savaş son yıllardaki gelişmeler ve onların yarattığı yeni durumlar karşısında, kurulu düzeni temsil eden devletlerin çok ciddi bir değişim ya da yok olma alternatifleri ile karşı karşıya oldukları anlaşılmaktadır. Şimdiden belli olan gidişat üzerinde bütün devletlerin ilgili kuruluşları izledikleri olayları tespit eden ve bunlar üzerine yeni açılımlar içeren değişiklik projelerini devreye sokan yeni yaklaşımları   var olabilmek için uygulamak zorundadırlar. Bu dünya gerçeklerine göre oluşturulmuş olan kurulu devlet düzenlerinin devam etmesi, insanlığın geleceği için ciddi bir güvence getirmektedir. Bu durumda sahip oldukları maddi potansiyel üzerinden dünyanın patronluğuna soyunmuş olan küresel emperyalistleri tatmin edecek planların yeryüzü halkları tarafından kabul edilmesi, var olan devlet düzeninden vazgeçmeyi gündeme getireceği gibi, aynı zamanda otorite boşluğu yaratarak, devletler biçiminde örgütlenerek yaşamaya çalışan halk kitlelerini de hızla devletsizlik ortamına doğru sürükleyebilecektir. Sekiz milyar insanın yaşadığı bugünkü dünya düzeninde hiçbir toplum ya da devlet, dışarıdan getirilen dayatmalarla, insanlığın kazanımlarını bir avuç hegemonyacının çıkarı için böylesine büyük bir değişime inovasyon adı altında evet demeyecektir. Böylesine ters bir durumun öne çıkması nedeniyle her devlet kendini korumak ve her türlü saldırılara karşı koyarak kurulu düzenini savunmak zorundadır. Yaklaşık çeyrek yüzyıldır devam eden küreselleşme sürecinin bir uzantısı olarak gündeme giren elektronik yapılanmanın getirdiği kolaylıklardan daha fazla tehlike ve tehdit yarattığı ve insanlık açısından yaşamsal çizgide daha güçlü olumsuz yansımalar yaptığı artık her türlü tartışmanın ötesinde görülebildiğine göre, insanlık daha fazla zaman kaybetmeden bütün önlemleri almak durumundadır. Yeni ortaya çıkan koşullara dikkat etmesi gereken   tüm devletler yepyeni bir dünya düzeni kurulurken kazanılmış haklarıyla yoluna devam etmek zorundadırlar.

                Devletlerin tarihi açısından bugünkü durum ele alındığı zaman ilk yapılması gereken işin öncelikli olarak tehdit analizlerinin düzgün bir biçimde yapılarak, var olan gerçek durumların ve gelecekte karşılaşılacak olumsuz durumların şimdiden yapılacak öngörülerle ele alınarak bir karara varılması ve bu kararın dünya kamuoyu önünde toplumlarla tartışılmasını gündeme getirmektedir. Bu doğrultuda gerekli olan çalışmaların yapılmasıyla, insanlığın bir oldu bitti senaryosu ile karşılaşması önlenebilecektir. Bu tür çalışmalar yapılırken insanlık tarafından bilinmeyen konuların gelinmiş olan aşamadaki birikim açısından ele alınması ve çeşitli alternatiflerin bu doğrultuda devreye sokularak gerçekçi çözüm ve kararlara varılması öncelikle gerçekleştirilmesi gereken adımdır. Devlet düzenleri açısından kendi kurulu düzenlerinin korunması öncelikli mesele olduğu için, her devlet bu temel sorunu ya kendi gücü ile ya da benzeri konumda olduğu diğer devletler ile yan yana gelerek, daha üst düzeyde bir bölgesel savunma düzenine girmek zorundadırlar. Her devletin kendisine yönelik tehditlere karşı kendi içine dönerek, devletin çekirdek noktası olan ve kuruluşunda çıkış noktası olarak değerlendirilen merkezi yapısını güçlendirmesi gerekmektedir.  Bugünün koşullarında her devlet dünya kıtalarının üzerinde belirli toprak parçalarına sahip konumunda olduğu için, öncelikle vatanın elden gitmesinin önlenmesi gerekmektedir. Bu çerçevede vatan topraklarının ve ülke sınırlarının her türlü dış tehdide karşı önceden güçlü bir biçimde koruma altına alınması gereklidir. Ülkenin ortalarında yer alan merkezin ya da başkentin ülkeye olan egemenliğini temsil edecek çizgide örgütlenerek korunması sağlanmalıdır. Öncelikli olarak bu merkezi güçlendirme sağlanmadan diğer konulara girişmek ve var olan ulus devletlerin merkezi yapılanmalarını ihmal ederek savunma planı yapılamaz. Devletlerin başkentinden başlatılacak yenilenme ve güçlendirme operasyonlarından sonuç alabilmek için merkezi hareket düzeni esas alınarak, devletin ve ülkenin diğer yanlarına ikinci planda eğilmek merkezi gücün korunması açısından yararlı olacaktır.

                Merkezin ötesinde kalan ve ülkeye yayılmış olan kentler ile diğer toprak parçalarının da benzeri bir biçimde koruma yaklaşımı ile ele alınarak yeniden yapılandırılması, devletin güvenliği açısından dikkat edilmesi gereken konulardır. Saldırıların öncelikli olarak önlenmesinden sonra bunların sınırlar ve kentsel yapılara yönelen olumsuz etkilerinin kaldırılarak yeniden eski normal düzenlere dönülmesi, ülke ve devlet güvenlikleri açısından ihmal edilemeyecek konulardır. Bugünün iki büyük tehdidi olan elektronik yapılanma ile birlikte virüs esaslı biyolojik savaş oluşumlarının, devlet ve ülke yapılanmaları çerçevesinde kontrol altına alınması ve zaman içerisinde ülke ve devlet çıkarlarına uygun düşebilecek düzeye getirilerek, alternatif bir yapılanma çizgisinde yeni oluşumlara yönelmek ülke çıkarları açısından daha olumlu sonuçlar sağlayabilir. Devletlerin güvenliği konusuna uzaysal boyut açısından bakıldığı zaman, bugünkü dünya düzeninde ne gibi gelişmeler ya da sonuçlar ile karşı karşıya gelineceğini şimdiden bilebilmek mümkün görünmemektedir. İnsanlığın aya gittikten sonra Mars gezegenine de gitmeye çalışması ve uzayın bilinmeyen yönlerinin açıklığa kavuşturulması insanlığın bilgi eksikliğinin giderilmesi açısından olumlu gelişmeler olarak gündeme geldiği   açıktır. İnsanlığın   daha elektronik devrime tam olarak uyum sağlayamadığı aşamada, bir de biyolojik savaşla karşı karşıya getirilmek durumunda kalması uzun süre şaşkınlık ortamı yaratmıştır.  Bu dönem geride kaldıktan sonra, bugün gelinen noktada elektronik düzen ile ilgili yeni güvenlik sistemleri inşa edilmekte ve kişisel bilgilerin ve de toplumsal kazanımların korunması üzerinden yeni güvenlik düzenlemelerine gidilmektedir. Virüs merkezli biyolojik savaş saldırıları karşısında da sağlık hizmetlerinin alt yapılanmalarından hareket edilerek, halk kitlelerinin beklediği toplum sağlığı plan ve projeleriyle devletin ve toplumun halk sağlığı gereksinmelerinin acilen karşılanmalarına dikkat edilmesi gerekmektedir.  Her iki tehdit açısından koruyucu kamu hizmetlerinin alt yapı yatırımlarıyla birlikte tamamlanması, acil kamu hizmetlerinin gerçekleştirilebilmesi açısından önem taşımaktadır.

                Tarihte var olan Türk devletleri ele alınarak incelendiği zaman, Kızıl Elma diye simgesel bir kavram ortaya çıkmaktadır. Tarih kitapları incelendiğinde  Türk devletlerinin gelişimi ve Türk dünyasının varlığının korunması açılarından bu kavramın tarihsel bir öneme sahip bulunduğu anlaşılmaktadır. Yeryüzünde Türk egemenliğinin hedefini temsil den bu kavram, Türk dünyasının beraberliğini ortaya koymak için öne çıkarılmıştır. Türk devletlerinin Asya kıtasından Avrupa kıtasına doğru genişleme eğilimleri gösterdiği dönemlerde, merkezi coğrafyada yer alan büyük ve önemli kentler dünya haritası üzerinde ele geçirilmesi gereken birer hedef olarak, Kızıl Elma kavramı ile ifade edilmeye çalışılmıştır. Kızıl Elma Türklerin Hazar bölgesinden çıkarak dünyaya yayılmaları aşamasında, Oğuz Türkleri arasında cihan egemenliğini temsil ederek, dilden dile söylenen bir hedef kavram olarak gün ışığına çıkmıştır. Türklerin yaşadıkları bölgelere göre anlam kazanan Kızıl Elma, altın bir daire ya da bir altın top olarak, bazen bir zaferin bazen da egemenliğin simgesi olarak kullanılmış ama her yerde bir hedefi temsil etmiştir. Türkler üç büyük kıtada beş bin yıla yaklaşan bir tarihe sahip olurlarken, tarihin her döneminde dünyanın bir köşesinde ya bir krallık ya da bir imparatorluk kurarak, her dönemde egemenliğin temsilcisi olmuşlardır. Türkler inandıkları tanrının kendilerine yurtlarını ihsan ettiğine ve bu çizgide egemenlik misyonu yüklendiklerine her zaman için inanmışlardır. Türk topluluklarının sosyal yapıları ve bunun üzerine kurulu bulunan siyasal yapıların dayandığı dinamiklerin Türk devletlerini yarattığına her zaman için inanmışlardır.

                Kızıl Elma olarak ilan edilen ilk şehir Türklerin Hindistan üzerinden ilerleyerek fethetmeyi düşündüğü Çin’in başkenti Pekin olmuş ve daha sonra da İstanbul, Viyana, Budapeşte ve Roma ele geçirilmesi istenen merkezler olarak Kızıl Elma kavramı ile ifade edilmeye çalışılmışlardır. Dünyanın merkezi kenti olan İstanbul, her dönem için Türklerin Kızıl Elması olarak adlandırılmıştır. Türklerin dünya hegemonyasında İstanbul merkez kent olarak Kızıl Elma ile açıklanmaya çalışılmıştır. Asya’nın merkezlerinden sonra Viyana, Paris, Budapeşte ve Roma gibi Avrupa’nın merkezleri de Kızıl Elma kavramı ile dile getirilerek ele geçirilmesi gereken büyük kentler olarak hedef tahtasına oturtulmuşlardır. Türkler için Kızıl Elma kavramı yaklaşıldıkça uzaklaşılan ve uzaklaşılan oranda cazibesi artan hedef başkentler olmuştur. Kanuni Süleyman savaş öncesinde ordularını teftiş eder ve onları savaşa sürüklerken, Kızıl Elma’da buluşalım sözleriyle kahramanlığa davet ederdi. Türklerin çok geniş alanlara yayılması üzerine Turan diye adlandırılan Orta ve Kuzey Asya bölgelerinin Türk egemenliğine geçmesi doğrultusunda da Kızıl Elma kavramı   kullanılmıştır. Bu anlamı ile Kızıl Elma dünyada yaşayan bütün Türk topluluklarının birleşmesinden ileri gelen bir küresel hegemonya arayışının da temsilcisi olmuştur. Kızıl Elma konusu Türk edebiyatında ve siyasal alanda da dile getirilmiş ve bu doğrultuda bir Türkçülük akımı geliştirilerek, Türk dünyası ile Türk gençliğinin önüne bir çıkış noktası olarak konulmuştur. Bu alanda Türkiye’deki Türkçülük akımının önderlerinden Ziya Gökalp yazmış olduğu Altın Destan, Altın Yurt, Kızıl Destan, Ötüken ülkesi, Ergenekon, Turan ve Balkan Destanı gibi şiirleriyle tarihte ve coğrafyada yer alan Türklük olgusunun düşünsel ve kültürel   temellerini ortaya koymaya çaba göstermiştir. Türk edebiyatının önde gelen yazarlarından Ömer Seyfettin yazdığı makalelerinde, Kızıl Elma konusunu mekanlar, semboller ve kavramlar düzeyinde inceleyerek, yeni cumhuriyet devletinin fikri yapılanmasında geçmişten gelen Türk varlığının geleceğe dönük yapılanmasında öncü bir yazar olarak yol göstermeye çalışmıştır. Bazen bir belde ya da ülkede taht ve mabetlerin parıldayan cihan hegemonyasını temsil edecek bir biçimde som altından yapılan kızıl renkli bir altın top olarak da Kızıl Elma konusunun değişik zaman ve yerlerde Türklük olgusunun temsilcisi olarak ele alındığını tarih ve siyaset kitapları ortaya koymaktadırlar. Osmanlı devletinin Macaristan’ı fethe yöneldiği dönemde, Türkler Avrupa kıtasının ortalarını ele geçirirken, Buda Peşte üzerinden Kızıl Elma hedefini tüm Avrupa ülkelerinde yaygınlaştırmışlardır.

                Üç kıtanın ortalarında çeşitli devletler kuran Türkler bu kadar geniş alanda dağılmamak üzere her dönemde bir merkezi devlet kurarak ve bu merkezden hareketle dünyanın önde gelen kentlerini ülkelerine katmak düşüncesiyle, Kızıl Elma düşüncesine giden yolları açık tutmuşlardır. Oğuz Kaan’ın altın çadırını kurmasından sonra başlayan süreç içinde, Türkler her zaman için bir Kızıl Elma hedefi belirleyerek devletlerinin genişlemesini böylesine bir coğrafya hedefi çizgisine oturtmuşlardır. Bu çizgide İstanbul Türklerin her dönemde önde gelen Kızıl Elma’sı olmuştur. On altıncı yüzyıldan sonra Kuzey Asya’daki Türk ülkelerinin Rus emperyalizminin denetimi altına girmesi yüzünden, Ruslar ile Türkler üç yüz yıl boyunca savaşmışlar ve sonunda iki büyük devlet Avrupa kıtası topraklarından dışarı atılmışlardır. Rus hegemonyasına karşılık Osmanlı devleti döneminde de Türkçülük akımları Türk toprakları üzerinde geliştirilmiş ve bu doğrultuda Osmanlı orduları Ruslar ile sürekli olarak Kuzey Asya topraklarında karşı karşıya gelmişlerdir. Birinci dünya savaşı süreci içinde imparatorluklar dağılırken, Kızıl Elma tartışmaları yeniden güncellik kazanmış hem Rusya’da hem de Osmanlı toprakları üzerinde Türkçü akımlar ve kadrolar canlanarak ve aynı zamanda Rus hegemonyasının önüne geçerek Türkçü bir hegemonya düzeni arayışı içine girmişlerdir. Panslavizm akımına tepki olarak doğan Türkçülük ve Turancılık akımları yirminci yüzyılın başlarında büyük bir Türk hegemonyası planına yönelirken, Enver Paşa İstanbul’dan Tacikistan’a giderek bu kadar geniş bir coğrafyada yeni bir Türk hegemonyasını kurabilmenin arayışı içine giriyordu. Türklerin bağımsızlık mücadelesi yeni Kızıl Elma hedefleri belirlerken, aynı zamanda Türkler için bir yaşam ülkesi ve akımı olarak Turan kavramını da öne çıkarıyordu.

                Yeryüzündeki bütün Türk devletlerinin tek bir çatı altında bir araya getirilmesini savunan Turancılık akımı, daha sonraki aşamalarda Türkçülük akımına dönüşerek   Turan coğrafyasında yayılırken,  sonsuz devlet kavramı olarak Devleti Ebed Müddet  adı ile yol alınmaya çalışılmış ve Rus emperyalizmine bütün Türk devletlerinde karşı çıkılarak, Türklerin özgür olacağı yeni bir dünya düzeni talep edilerek,  geleceğin büyük Türk devleti arayışı her geçen gün daha  da güçlü bir biçimde kamuoyunun önüne çıkartılmıştır. Türk dünyasının önde gelen ülküsü olarak tanıtılan Kızıl Elma olgusu bugünün koşullarında bile Türklere yol göstermekte, eğer bir hegemonya çekişmesi üçüncü dünya savaşı olarak gündeme gelirse, bu doğrultuda Türklerin Avrupa kıtasını fethetmesi doğrultusunda Viyana, Buda Peşte, Paris ve Roma kentleri geçmişten gelen birikimin yansımaları olarak yeniden Kızıl Elma tartışmalarında çekişme konuları haline gelmektedir. Bu durumda Türklerin tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi ikinci kez bir Avrupa fethine kalkışması gerekir ki bu bugünün koşullarında pek de dikkate alınamayacak bir macera olarak görünmektedir. Kızıl Elma ülküsünün ortaya çıktığı alan tarihtir. Tarihin değişik dönemlerindeki Türklerin durumları dikkate alındığında, içinde bulundukları Türk devletini genişleterek daha büyük bir devlete sahip olma hedefleri doğrultusunda bazı büyük kentleri ulaşılması gereken hedefler olarak, Kızıl Elma kavramı yaklaşımı içine aldıkları görülmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’ne gelene kadar tarihteki her Türk devleti varlığını sürdürürken, o zamanda öne çıkan cazibe merkezlerinin Kızıl Elma görüntüsü altında Türk devletlerinin kontrolü altına geçmesi için, milli çizgide çabalar gösterilmiştir. Türklerin dünyayı yönetme idealinin en önemli yansıması Türk tarihinde hep bir Kızıl Elma arayışını beraberinde getirmiştir. Türklerin cihan hegemonyasının yansıması olarak öne çıkan bu düşünce, dünyayı yönetmek üzere yola çıkan diğer ulusların ve devletlerin önünün kesilmesinde etkili roller oynamıştır. Eski Bizans imparatorunun elinde görülen Kızıl Elma’nın, Türklerin İstanbul’u fethetmelerinde esas görülen neden olduğu bazı kaynaklarda dile getirilmektedir. Türkler Kızıl Elma’ya doğru koşarak ve yeni bir hegemonya düzeni kurarak dünya imparatorluğuna yönelirken, Romalılar ve Bizanslıların güç merkezini   kaybederek Türkler ile rekabet şansını ellerinden kaçırdıkları görülüyordu.

                Kızıl Elma kavramı, Türkiye Cumhuriyeti tarihi içinde de ele alınarak kullanılan bir kavram olmuştur. Soğuk savaş yıllarında Avrupa ve Sovyet emperyalizmlerine karşı duran bir merkezi güç olarak Türkiye’de, devletten ve milletten yana olan toplumsal ve siyasal güçlerin devlet merkezinde bir araya gelerek, güçler arasında ülke ve devleti korumak doğrultusunda bir ittifakın kurulması ve de bu yönde ulusalcılar ile milliyetçilerin birlikte hareket etmeleri sağlanmaya çalışılmıştır. O dönemin siyasal koşullarında sağ ve sol birlikteliğinin merkezi devletin korunması ve devam ettirilmesi için düşünülen bu Kızıl Elma kavramına yönelmelerinin ana nedeni, bir ulusal kurtuluş savaşı sonrasında kurulmuş olan devletin ayakta kalmasını sağlayarak, devlet ve millet bütünleşmesi doğrultusunda emperyalist merkezlere karşı ciddi bir antiemperyalist mücadele verilmek istenmesidir. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında ülkede sağ sol çatışmaları üzerinden çıkartılan terörün önlenmesi ile birlikte   bu doğrultuda bölünmeye gidebilecek ve üniter devlet yapısını bozabilecek dağılma senaryolarına karşı, anayasal çerçevede birlik ve bütünlüğü gerçekleştirecek milli birliğin yeniden sağlanması ve ülkenin barış içerisinde geleceğe yönelmesi gibi bir amacın elde edilmesinde, gene Kızıl Elma ülküsü birleştirici olacaktı. Türkiye üç kıta ortasında kurulmuş olan ve her kıtadan esen farklı siyasal rüzgarların tehdidi altında kalan bir ülke olduğu için, her zaman doğu-batı ayırımı ile birlikte sol-sağ ayırımı da ön planda yer almıştır. İşte böylesine merkezde yer alan ve ara yerde siyasal yönden sıkışıp kalan Türk devletinin yoluna devam edebilmesi için, bir elmanın iki yarısını temsil eden kesimlerin bir araya gelerek, elmanın bütününü kurtarmaya yöneldikleri aşamada, Kızıl Elma kavramı bir kurtarıcı yaklaşım olarak öne çıkmış ve ülkenin birliği ve bütünlüğü, Türk egemenliğinin temel hedefi olan Kızıl Elma kavramı aracılığı ile gerçekleştirilmeye çalışılmıştır.

                Devletlerin   dış tehdit ve saldırılara karşı korunmaları, ülke çapında birlik ve beraberliğin sağlanması doğrultusunda koruyucu yeni yapılanmaların öne çıkarılarak dışa karşı çekirdek bir orta alan yaratılmasına, güvenlik bilimlerinde iç cephenin güçlendirilmesi denilmektedir. Saldırılar dışarıdan geleceğinden   ulusal ya da ülkesel savunma için, içeride sağlam bir çekirdek devlet oluşturulması, devletin ve ülkenin varlıklarının geleceğe dönük olarak korunabilmesi açısından zorunlu bir önlemdir. Askeri bir kavram olan iç cephe sorunu, Türkiye gibi ülkelerin dış tehditler ve de emperyalist saldırılara karşı koyması ve direnerek kendini savunması noktasında, merkezin güçlendirilmesi olarak öne çıkmaktadır. Her devlet tüm güvenlik kuruluşları ile tehdit ve baskı dönemlerinde kendi güvenliği için önlemler almakta özgürdür. Türkiye Cumhuriyeti de özgür bir ülke olarak başkent Ankara’daki iç cephesini güçlendirecek ve bu doğrultuda ülkede karşıt kutuplarda siyasal etkinlikler yürüten ulusalcılar ile milliyetçileri daha güçlü bir ulusal savunma için bir araya getirmelidir .Soğuk savaşın bittiği aşamada , Türkiye iki binli yıllara girerken ortaya çıkan yol ayrılıkları  ,kıtalar arası çekişmeler ,ideolojik ve siyasal kavgalar ile emperyalist projelerin dışarıdan dayatılmalarına karşı, Türk devleti dağılma ve çözülmeye  doğru zorlanırken , o dönemin koşullarında ülkenin toparlanması ile birlikte devletin birliği ile milletin bütünlüğünün korunabilmesi için , Türk siyasal çevrelerinde sürekli olarak bir Kızıl Elma arayışı canlı olmuştur. Bu aşamada Türklerin cihan egemenliği arayışlarının adı olan Kızıl Elma kavramı, bu kez tamamen ters bir doğrultuda ve Türk egemenliğinin çıkış noktasında, var olan Türk devletinin kendi iç yapısında oluşturulmaya çalışılmıştır. Türk devleti iç cephe tartışmaları ile bölünme ve dağılma çizgilerinden uzak tutulmaya çalışılırken, Türk egemenliğinin simgesi olan Kızıl Elma kavramı, bu kez var olan Türk devletinin iç cephesinin güçlendirilmesinde kullanılmak istenmiştir. Dünya hegemonyasına yönelen Türkiye’nin güçlü bir devlet olarak yola devam edebilmesinin, iç cephesi güçlendirilmiş yeni bir Türkiye Cumhuriyetine bağlı olduğu anlaşılmıştır . Bu nedenle önümüzdeki günlerde milliyetçiler, ulusalcılar, Kemalistler ve Milli görüşçüler Türkiye’den yana yeni bir Kızıl Elma koalisyonunda birleşmelidirler.

                İki binli yılların başlarında Türkiye yeni bir yüzyıla girerken soğuk savaş dönemi ile birlikte yirminci yüzyıl da sona ermiştir. Sovyetler Birliğinin dağılması üzerine dünya güç merkezlerinde çekişmeler tırmanırken, üç kıta arasında  merkezi bir devlet olan ama sürekli olarak batının emperyal devletlerinin  hegemonyası  altında  kalarak arada sıkışıp kalan Türkiye’de, yeni siyasal gelişmeler gündeme  gelmiş ve ABD’nin Büyük Orta Doğu, İngiltere’nin Yakın Doğu Konfederasyonu  ile İsrail’in Büyük İsrail projelerinin çekişmeleri yüzünden, Türkiye  bölünmüş siyasal yapılanması ile birlikte parçalanmanın eşiğine gelmiştir . İşte böylesine olumsuz bir durumun ortaya çıkmasına karşı çıkan ulusalcı, milliyetçi, Atatürkçü ve Milli görüşçü toplum kesimleri, ulus devletten ve milliyetçi milletten yana bir merkez ittifakı oluşturarak, devletin üniter statüsünün korunabilmesi doğrultusunda ülkesel bir dayanışma çözümü oluşturabilmenin çabası içinde olmuşlardır. Milli kamuoyunda tartışmalar yükselirken, bu aşamada Kızıl Elma Koalisyonu adı altında yayınlanan bir kitapta, Kızıl Elma kavramına dayanan bir milli dayanışma ile Türkiye’nin bütün emperyal planlara karşı çıkarak, sahip olduğu ulusal, merkezi ve üniter esaslara dayanan Türk devletinin bölünmeden yeni yüzyılda da yoluna devam edebileceği açıkça dile getirilmiştir. Kızıl Elma Koalisyonu ile Türkiye’nin iç yapısından gelen farklılıkların geride bırakılabilmesi umuduyla yapılan çeşitli bilimsel ve de siyasal çalışmaların, çözüm üretilmesinde yeterince ciddiye alınmaması üzerine, böylesine bir çözüm arayışına ilgi gösteren ve bu tür bir yaklaşımdan umutlu olan toplum kesimlerinin, giderek gelecekten umutlarını yitirdikleri görülmüştür. Bu aşamada Türkiye’nin rotasının çözüm üretme noktasından çıkarak, yeni bir çözümsüzlük sürecine doğru tekrar sürüklenmesiyle, rejim dışı arayışların önü tekrar açılmıştır.

                 İç cephenin güçlendirilmesi amacıyla devreye sokulacak bir Kızıl Elma Koalisyonu konusu uzun süre kamuoyunda tartışılınca, böylesine bir çözüm önerisine destek olanlar ve karşı çıkanlar farklı görüşleri savunarak, bu konuda yeterince kendi aralarında bir anlaşmaya varamamışlardır. Farklı görüşlere sahip olan insanların bir büyük koalisyon çatısı altında bir araya getirilmeleriyle sorunun çözülemeyeceğini öne sürenler, solcuları sağcı olmakla, sağcıları solcu olmakla suçlayarak ve resmen kafa karışıklıkları yaratarak, böylesine büyük bir çözüm arayışının barışçı sivil bir hareket olarak ülkenin kaderinde etkin olmasını önlemişlerdir. Ülke içinde emperyal projeler doğrultusunda kamplaşmanın önlenebilmesi çizgisinde, oluşturulmak istenen Kızıl Elma Koalisyonu, ajanlık yaparak kafa karışıklığı yaratan bazı siyasi ve medyatik işbirlikçiler aracılığı ile önlenmiştir. Bu aşamada kafa karışıklığı yaygınlaştırılırken, ülkenin çıkarları ya da iç cephe sorunu gene eskisi gibi çözümsüzlüğe terk edilmiştir. Kızıl Elma Koalisyonunu bazı çevreler yanlış anlayarak çözümsüzlük yaratmışlardır. Devlet ve ülke güvenliği için son çarelerden birisinin Kızıl Elma Koalisyonu olabileceğini düşünen iyi niyetli toplum kesimleri ise, konuya olumlu yaklaşarak sağ ve sol kesimlerden gelen temsilcilere moral vermişler ve destek olmuşlardır. Avrupa Birliği ile küreselleşme akımının öne geçmesi üzerine Türkiye’de sağda ve soldaki akımlarda yol ayrılıkları öne çıkmış ve bu yüzden siyasal bir toparlanma ihtiyacı doğmuştur. Avrupa Birliği dışında bırakılan Türkiye’nin Orta Doğu projeleri doğrultusunda bir yandan savaşa zorlanması, diğer yandan da Avrupa Birliğine verilen ödünlere rağmen Türkiye’nin tam üye yapılmaması devletin geleceğini olumsuz etkilediği için, bu dar boğazdan geçerken solu ve sağı bir araya getirecek bir Kızıl Elma Koalisyonunun zorunlu olduğunu savunan kesimler de Kızıl Elma ittifakının devletin birliği ile milletin beraberliği açılarından çok yararlı olacağını savunmaya başlamışlardır. Küresel emperyalizm ile Avrupa Birliğinin Türkiye’yi dağılma noktasına getirdiği son aşamada ulusalcılar, milliyetçiler, Milli görüşçüler ve de Kemalistler Türkiye’den yana olacak bir Kızıl Elma koalisyonunda tıpkı çeyrek asır önce bir araya geldikleri gibi, yeniden buluşacaklar ve güçlerini birleştirerek, emperyalist saldırı ve projelere karşı ülkenin milli birliği ve üniter beraberliğini koruyarak, ikinci bir Yugoslavya modeli ile Türkiye’nin dağılmasına izin vermeyeceklerdir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

                                                                  

24 Ocak 2021 Pazar

ATATÜRK VE CEDİT HAREKETİ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ATATÜRK VE CEDİT HAREKETİ

                               Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu önderi Atatürk kuruluş yılları öncesi ve sonrasında tüm siyasal gelişmeleri izleyerek hareket etmiştir. Bu doğrultuda Avrupa ülkelerinde meydana gelen yeni olayları izlediği kadar, Osmanlı sınırları içerisinde gündeme gelen siyasal gelişmeler ile birlikte eğitim, kültür ve bilim alanlarındaki gelişmeleri de zamanında takip ederek bunlardan çıkardığı sonuç ve yansımaları etkileri ile birlikte, Türkiye merkezli bir bütünlük içerisinde değerlendirmiştir. Dünya jeopolitiğinin tam ortasında kalan bölgede yepyeni bir devlet kurulurken, önce ulusal kurtuluş savaşı veren ve daha sonraki aşamada bunu başararak çağdaş bir cumhuriyet devleti kuran kurucu kadro, o dönemin koşullarında gündeme gelmiş olan tüm yeniliklerin değerlendirilmesiyle bir sonuca varmaya çalışmıştır. Batı emperyalizmine karşı çıkan Osmanlı aydınlarının oluşturduğu Yeni Osmanlı hareketi doğrultusunda önce imparatorluk kurtarılmaya çalışılmış ve daha sonra da istenen sonuç elde bu edilemeyince, bu kez Jön Türk adı altında örgütlenen yeni siyasal hareket, Avrupa ülkeleri üzerinden yaygınlaştırılarak, Avrupa’da Fransız devrimi sonrasında ortaya çıkmış olan milliyetçilik cereyanlarına uyum sağlanmaya çalışılmıştır. Türkçüler imparatorluğun geride kalan merkezi topraklarında Türklerin ulus devletini kurmak üzere yola çıkmışlardır. Böylesine bir süreç içerisinde Avrupa tipi bir ulus devlete ve çağdaş bir cumhuriyet rejimine sahip olmak Türklerin başlıca amacı haline geliyordu. Bu aşamadaki durum değerlendirilirken, eğitim ve kültür alanındaki yeni gelişmelerde inceleniyordu.

                Birinci dünya savaşı sırasında Türklerin önderi konumuna gelen Mustafa Kemal, Balkan kökenli bir siyasal  lider olarak hem Avrupa’daki yeni oluşumları hem de bunların Balkanlar üzerinden eski Osmanlı bölgesine yansımalarını yakından izliyordu. Başta İstanbul olmak üzere imparatorluğun Avrupa topraklarında bu kıtanın batısında yer alan büyük devletlerin etkileri dikkatle  takip edilirken, uluslaşma sürecinde sadece Avrupa ile yetinilmiyor, Fransız devrimi sonrasında öne çıkan milliyetçilik hareketleri sonrasında  Asya ve Afrika kıtalarının önde gelen devletlerinde ne gibi yansımaların öne çıktığı da Türkiye’nin aydın çevreleri ile birlikte ulus devletin kurucu kadrosu tarafından da  öne çıkan gelişmeler yakından izlenerek değerlendirilmeye çalışılıyordu. Anadolu’da çağdaş bir cumhuriyet kurulurken  bunlardan nasıl yararlanılabileceği konusunda  düşünsel planda tartışmalar ve fikri hazırlıklar yapılmaya çalışılıyordu. Osmanlı’nın Avrupa toprakları işgal edilince, bu tür silahlı bir saldırıya karşı İttihat ve Terakki adı ile yeni bir savunma ve yönetim örgütlenmesine geçiliyordu. Jön Türklerin siyasal, teorik ve kültürel çalışmalarının yetersiz kaldığı bir aşamada ülke işgale uğrarken, kalemle mücadelenin yetersiz kaldığı noktada, Osmanlının genç kuşakları silahlara sarılarak bir ülkesel kurtuluş savaşına yöneliyorlardı. Jön Türklerin yaptıkları çalışmalar ile ulusal mücadele ve direniş için oluşturulan toplumsal ortam, zamanla direnişe uygun bir konuma geldiği aşamada, fikrin yerini siyasal mücadele ve direniş alıyordu. Osmanlı’nın Avrupa kıtasına komşu kısmı olan Balkanlar’a batıdan gelen tüm yansımalar, dalgalar halinde imparatorluk kamuoyunu etkilerken Fransız devrimindeki devrimci güç olarak ortaya çıkan Jakoben örgütlenmesine paralel bir devrimci atılım, İttihat ve Terakki Cemiyetinin kuruluşu ile birlikte öne çıkıyordu. İmparatorluğun yerine bir milli devlet kurma çabası içinde olan   Kuvayı Milliye örgütlenmesi, Jön Türkler aracılığı ile Avrupa’nın düşünce devrimini izlerken, aynı Avrupa’nın askeri saldırılarına karşı da kendini korumak üzere savunma düzeni kurmaya öncelik veriyordu. Türkler uygarlığa yönelirken, aynı zamanda emperyalist saldırı ve işgale karşı da direnişe geçerek önlem alıyorlardı.

                Avrupa’daki milliyetçilik cereyanları Türkiye’yi etkilediği gibi aynı zamanda Balkanlar üzerinden Rusya ve Asya ülkelerine de yayılarak bu bölgelerde de benzeri yansımalar yaratıyordu. Özellikle Avusturya ve Macaristan imparatorluğu ile Rus Çarlığı, Avrupa’daki gelişmelerden çok etkilenerek bir iç kavgaya doğru sürüklenmiştir. Özellikle 1856 yılında Amerikan donanmasının Japonya’ya gelmesi ve Rus imparatorluğuna karşı ABD destekli Japon ordusunun saldırıya geçmesi ile Rus-Japon savaşı çıkmış ve ABD destekli Japonlar bu savaşı kazanarak, Rus Çarlığı’nın yıkılmasını sağlamışlardır. Napolyon’un ve Hitler’in yıkamadığı Rus hegemonyasını ABD destekli Japonlar arkadan saldırarak yıkmışlar ve 1905 yılından sonra Rus devletinin çökertilmesiyle birlikte, kuzey Asya’da uçsuz bucaksız alanlara yayılmış olan Rus toprakları sahipsiz kalmıştır. Rus Çarlığı’nın çöküşü üzerine bu imparatorluğun topraklarında yaşamakta olan bütün etnik ve dini topluluklar, kendilerine ülkenin bazı kısımlarını ayırarak imparatorluk sonrası dönemde yaşadıkları ülkeleri ulus devlet çatısı altında bağımsızlık düzenine kavuşturmak istemişlerdir. Rusya toprakları üzerinde en fazla nüfusa sahip bulunan Türkler ve Müslümanlar bu süreçte diğerlerinden daha hızlı davranarak, Kazan –Kırım-Kafkasya üçgeninde bir Türk devleti kurmak amacıyla yola çıkmışlardır. Jeopolitik konumu nedeniyle dünyanın kuzey bölgesinde yer alan Rusya’nın, güneyden gelen saldırılara karşı kendini koruması ve savunması daha kolay olduğu için Avrupa’dan ya da batı dünyasından yapılan saldırılar başarısız kalmıştır. ABD-Japonya ortaklığındaki saldırı hareketi doğudan ve ülkenin arka kapısından yapıldığı için başarılı sonuca ulaşmış ve böylece beş yüz yıllık Rus devleti arkadan vurularak çökertilmiştir. Rusların geçmişten gelen büyük sosyal ve kültürel yapılanması, Rus devletini kurtaramamış ve batı emperyalizmi Japonya’yı kullanarak Rusya devletini bitirmiştir.

                Fransız devrimi dünyada imparatorlukları bitirerek ulus devletlerin önünü açarken, Batıdan gelen rüzgarlar Balkan bölgesindeki küçük ulusal toplulukları kışkırtarak imparatorluğun parçalanmasını sağlamıştır. Silahlı saldırılar öncesinde Jön Türk hareketi Fransa üzerinden örgütlenerek, Osmanlı imparatorluğunun Türkiye Cumhuriyeti’ne dönüştürülmesi yolunu açmıştır. Fransa’da eğitilen Türk aydınları ülkelerine dönerek ülkede var olan cumhuriyetçi potansiyel ile birleşince, tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu sağlanmıştır. Benzeri bir durum Osmanlı devletinin kuzeyinde yer alan Rus çarlığında da öne çıkmış, Avrupa’daki milliyetçilik rüzgarları devleti çökertilmiş olan Rusya’yı da etkilemeye başladığı aşamada, Rus topraklarında yaşayan bütün etnik, kültürel ve dini toplulukların siyasal örgütlenmeye giderek kendi ulus devletlerini kurmak üzere yola çıktıkları tarih kitaplarında anlatılmaktadır. Fransız devrimi Avrupa ülkelerinde yenilikçi hareketleri öne çıkarınca, milliyetçilik ve yenilikçilik rüzgarları Rus topraklarına da girmiş ve bu bölgede yaşayan azınlıkların harekete geçmesine giden yolu açmıştır. Önce Rusya’daki Müslüman topluluklar harekete geçmiş ama daha sonra Rusya Türkleri daha örgütlü bir yapıda öne çıkınca, yenilikçilik Kazan-Kırım-Kafkasya üçgeninde sosyal ve siyasal hareketlere girişen Rusya Türklerini siyasal açıdan da öne çıkarmıştır. Rusya ‘da başlayan yenilikçi hareketin adı eski Osmanlıca dilinden geldiği biçimde Ceditcilik olarak belirlenmiştir. Yenilikçilik anlamına gelen Ceditçilik hareketi, Rusya’dan dışarıya giderek tıpkı Jön Türklerin Avrupa ülkelerinde tahsil yapmaları gibi gelişmiş ülke eğitimleri alarak ülkelerine geri dönmüşlerdir. Rus Çarlığının çöküşü sırada yaşanan yenilikçilik hareketleri, zamanla Cedit akımı olarak kamuoyunda etkili olmaya başlamış ve daha sonraki aşamada Rus devriminin oluşması için de elverişli bir ortamın doğması sağlanmıştır. Daha çok Türk asıllı Rus vatandaşlarının etkili olduğu Cedit hareketi, Rusya’da geleneksel toplum yapısından modern toplum düzenine geçişi gerçekleştirmiştir. Modernizm yenilikçi hareketler ile Rus toplumuna Avrupa üzerinden girerken, aynı zamanda ulus devlet ve çağdaş cumhuriyet hedeflerini de beraberinde getirerek Rusya’nın tarihin en büyük devrimlerinden birisine sahne olmasını sağlamıştır.

                On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı İmparatorluğu batarken Rusya’da çöküş dönemine sürüklenmiş ve her iki ülkede Avrupa üzerinden yenilikçilik öne geçerken, Türkiye ve Rusya iki devrimci oluşumu kendi ülkelerinde yaşamışlardır. Yenilikçilik Rusya’da sosyalist devrime gidişin yolunu açarken, Türkiye’de de yenilikçilik akımı cumhuriyetçilik olarak ortaya çıkarak, ülke ve devletin yapısını değiştirmiştir. Yüzyıllardır geleneksel toplum yapısı altında yaşayan bu iki ülkede geçmişten gelen yenilikçi arayışlar siyasal devrimlerin önünü acırken: eğitim, kültür ve bilimsel alandaki son gelişmelerde Sosyalist ve Kemalist devrimlerin oluşum süreçlerini hızlandırmışlardır. Atatürk üç kıtanın ortasında çağdaşlığa yönelen bir cumhuriyet devletini kurarken, batı uygarlığından gelen bütün yansımaları izleyerek hareket etmiştir. Batı rüzgarları Türkiye’yi olduğu kadar Rusya’yı da benzer bir biçimde etkilerken, yanı başımızdaki bu büyük ülkedeki gelişmelere Türk devletinin kurucu önderi öncelikle ilgi göstermiş ve birbirini izleyen siyasal gelişmeleri daha sonraki aşamada bir bütünlük içerisinde değerlendirerek, Kemalist devlet modelini ortaya koymuştur. Osmanlı’da ikinci meşrutiyet yılları yaşanırken, Rusya’daki Türk topluluğu tüm yenilikçilik arayışlarını Cedit hareketi içinde bütünleştirerek sistematik bir yapılanmaya dönüştürmüştür.  Cedit hareketinin Rusya’da etkinliğini artırması ve resmen ortaya çıkması üzerine, Türkiye’deki milliyetçiler ve milli devlet yanlısı gruplar Rusya’daki Cedit hareketi ile yakından ilgilenmeye başlamışlardır. Türkiye kamuoyunun Rusya’daki gelişmeler ile yakından ilgilenmeye başlaması üzerine de Ankara’da yeni kurulmakta olan çağdaş cumhuriyetin öncüleri Atatürk’ün önderliğinde Rusya’daki Türkçü girişimler ile birlikte, Türk asıllı aydınların örgütlediği Cedit hareketi ile de yakından ilgilenmeye başlamışlardır. Türklerin anavatanı olan Rus toprakları üzerinde bir Türk devletinin kurulmak istenmesi Osmanlı topraklarındaki Türkleri de heyecanlandırmış ve Anadolu toprakları üzerindeki Türk devleti kurulurken, Rusya’daki geçmiş, yeni oluşumlar ve gelecek arayışları Türkiye’yi de yakından ilgilendirdiği için, Atatürk Türkiye’si kuzeydeki gelişmeleri yakından izlemiştir.  

                Bölgeye milli devlet rüzgarlarının yansıdığı aşamada ilk Türk devleti girişimleri siyasal olarak Rusya’da öne çıkmış ve bu doğrultuda ilk Türkçülük Kongreleri Cedit hareketinin öncülüğünde Rusya kentlerinde toplanmıştır toplanmıştır. İlk olarak Oka ırmağı kenarında yapılan vapur toplantısından sonra Novgrad ve Petersburg kentlerinde   üç toplantı daha yapılarak, Kazan-Kırım-Kafkasya üçgeninde bir Türk devleti kurulması için harekete geçilmiştir. Bu toplantıları yakından izleyen Rus emniyeti, toplantılara öncülük yapan ve katılan Türkçü aydınları birer birer tespit ederek ve bunları bölücülük suçu işledikleri gerekçesiyle topluca sınır dışı ederek, Pantürkizm akımının Rusya’yı bölmesini önlemişlerdir. Rusya’dan kapı dışarı atılan ilk Türkçülerin bir kısmı İsviçre ve Almanya’ya yönelirken, diğerleri de İstanbul’a gelerek bu kentte ilk olarak Türk derneği adı altında yeni bir örgütlenmeye yönelmişlerdir. Yeterince adam bularak örgütlenemeyen Türk derneği kapatılırken, bu örgütün yerine önce Türk Yurdu ve daha sonra da Türk Ocakları adı altında Türkçü örgütlenmelere gidilerek, Rusya’da önü kesilen Türk devleti kurma projesi Türk toprakları üzerinde yeniden harekete geçirilmiştir. Rusya’da yapılan Türkçülük kongreleri sonucunda elde edilen siyasal birikim daha sonra Türk toprakları üzerinde kullanılarak, imparatorluk sonrasında kurulacak milli devletin Türk adı ile kurulmasına karar verilmiştir. İşte bu aşamada Türkler anavatanları olan Türkistan’dan kovulurken, emperyalisit saldırılara karşı çıkmış ve geçmişten gelen Türk kimliğinin siyasal bir kurumlaşmaya giderek örgütlenmesinin önü Anadolu toprakları üzerinde açılmıştır. Rusya Türkçüleri ilk Türkçü örgütlenmeleri İstanbul’da Kazanlı Yusuf Akçura önderliğinde oluştururken, ulusal kurtuluşa yönelen Kuvayı Milliye hareketi de Osmanlıcılığın ve İslamcılığın alternatif yaratamadığı bir ülkede üçüncü siyaset tarzı olarak Türkçülük ile devreye giriyordu. Kısa zamanda yirmiden fazla Türk Ocağı şubesinin Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde örgütlenmesiyle Türkçülük Türkiye’de   öne çıkıyordu.

                Cedit hareketi eğitim ve kültür alanında yeni atılımları ve modernleşme eğilimlerini, Rusya gibi doğu da kalmış bir ülkede devreye sokarak, bir anlamda ülkede çağdaşlaşma yaratmaya doğru adım atarken, kısa zamanda sosyal alandaki yeniliklerin hızla siyasal alana da kaydığı ve bu doğrultuda yenilik tartışmalarının ulus devlet ve cumhuriyet konularına doğru kaydığı görülmüştür. Benzeri bir durum Türkiye’de de Rusya’ya paralel biçimde öne çıktığı için, Türk ulusalcıları ile Rusya Türkçüleri arasında birbirine yakın bir atmosfer doğmuştur.  Atatürk daha Ankara’da yeni devlet kurulmadan önce bazı Kafkas kökenli siyasetçileri ya da Rusya göçmeni Türk vatandaşlarını Rusya’ya göndererek, bu ülkedeki Cedit hareketi ile yakından ilgilenmiştir. Rusya’dan kovulan Türkçülük önderlerinin destek ve yardımları ile Türkiye ve Rusya Türkçüleri arasında dayanışma geliştirilmiştir. Atatürk’de bunun üzerine ulusal kurtuluş savaşı sırasında nerede bir Türk Ocağı şubesi varsa oraya giderek, o çatı altında Türkiye vatandaşlarının Türkleşmesi ve kısa zamanda Türk kimliği çatısı altında birleşerek emperyalizme karşı çıkması doğrultusunda söylevler vererek, ulusal kurtuluş mücadelesinin Türk ulusal kurtuluş savaşına dönüşmesinde etkin olmaya çalışmıştır. Anadolu ve Trakya topraklarında yeni bir Türk devleti   kurulurken, kuzeyden gelen Türkçülük birikiminin ve bunu örgütleyen   Cedit hareketinin önemli rolü olmuştur.  Çökmüş olan Rus Çarlığı kendini kurtaramazken, Rusya’da kurulamayan Türk devleti bu ülkeden kovulan Türkçülerin öncülüğünde, Türkiye’de kurulmuştur. Böylece dağınık bir yaşam alanında bölünmüş bir durumda var olma savaşı veren Türklerin ilk ulus devletleri, Birinci Dünya savaşı sonrasında Anadolu toprakları üzerinde bağımsızlık kazanabilmiştir.

                İlk dünya savaşı sonrasında Avrupa’nın doğusunda yer alan üç imparatorluk çökertilirken Türkiye üzerinden ulus devlet modeli bu bölgeye getirilmiştir. Rusya’da bir ideolojik devrim yapıldığı için Cedit hareketinin önü kesilmiş, Ceditciler ile Türkçüler Stalin diktatörlüğünün vahşeti ile ölüme mahkûm edilmişlerdir. Ceditcilerin başlattığı yenilikçilik hareketleri hem Rusya’da hem de Türkiye’de yeni siyasal rejimlere doğru geçişin ana nedeni olmuştur. Rusya’dan kovulan ya da göç eden bazı bilim adamları, sanatçılar, yazarlar ve siyaset adamları, Türk vatandaşlığına kabul edilerek yeni Türk devletinin birçok kurumunda ya da makamlarında çalıştırılmışlar ve yeni kurulan ulus devletin Türkleştirilmesinde bunların geçmişten gelen birikimlerinin Türkiye’ye katkı getirmesine çalışılmıştır. Rusya’daki Türkçülüğün öncülerinden ve Türk Ocaklarının kurucu başkanı olarak hizmet eden Yusuf Akçura Atatürk’ün baş danışmanı olarak, Türk dünyasının bütün birikimini Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu önderine sunmuştur. Ankara’da yeni devletin kuruluşu sırasında Ankara’da açılan ilk fakülteler olan Ankara Hukuk Fakültesi ile Dil-Tarih ve Coğrafya fakültelerinin kurulmasında öncülük yapmış ve daha sonra Türk Tarih Kurumu’nun kurucu başkanlığı ile Türk Dil Kurumu’nun kurucu üyelikleri gibi görevleri de devletin kuruluşu aşamasında, Atatürk’ün yanında yerine getirmiştir. Yeni Türk devletinin tarih ve kültür alanındaki bakış açılarının ve siyasetlerinin belirlenmesinde Akçura’nın kurucu önder Atatürk’e büyük yardımları olmuş ve böylece tarihten gelen birikimin öne çıkarılarak zorlukların aşılmasında önemli katkılar sağlamıştır. Kuruluş sonrası dönemde de Ankara’daki devlet yapılanması genişletilirken, Rusya’dan gelen Türkçü ve Ceditçi’lere öncelik verilerek, kısa bir zaman içinde Anadolu halkının hızla Türkleşmesinin ve bir ulus olarak tarih sahnesine çıkmasının öncülüğü gene Cedit hareketinden gelen yansımalar doğrultusunda, Rusya göçmeni Türkler sayesinde   elde edilmiştir. Daha sonraki dönemlerde Zeki Velidi Togan, Sadri Maksudi Arsal, Yavuz Abadan, Hüseyinzade Ali Bey ve Ahmet Ağaoğlu gibi Kırım, Türkistan ve Kafkas kökenli öğretim üyeleri Türkçülük birikimleri ile Türk üniversitelerinin kuruluşuna öncülük etmişlerdir. Atatürk çağdaş bir cumhuriyet kurarken, aynı zamanda Türk Ocaklarının destekleri ile çok kısa bir sürede yepyeni bir ulus devleti Türk kimliği ile kurarak, Türklerin tarih sahnesinde öne geçmesini sağlamıştır.

                Atatürk sadece ulus devleti kurarken ya da siyasal sistemi oluştururken Ceditcilikten yararlanmamış aynı doğrultuda eğitim ve kültürel alanda da yeni yapılanmalarla geleneksel toplum yapısını değiştiren önemli yeniliklere öne çıkarmıştır. Ceditcilik imparatorluk sonrasında Rusya’nın geleceğinin belirlenmesi sırasında dışlanmış ama yeni Türkiye’nin kuruluşu sırasında Türk Yurdu ve Türk Ocakları üzerinden yeni Türkiye’nin yapılanmasında son derece etkin bir biçimde kullanılmıştır. Bugün Türkiye Cumhuriyeti anayasasında yer alan cumhuriyetin temel ilkeleri ya da Atatürk ilkeleri adı verilen ilke ve görüşlerin temelinde de Cedit hareketinin etkinliği öne çıkmaktadır. Jön Türk hareketi ile birlikte Cedit hareketinin de Rusya göçmeni Türkçüler aracılığı ile devreye girmesi sayesinde yeni Türkiye’nin daha güçlü bir modernleşme atılımı içinde, dünya sahnesine çıkışı sağlanmıştır. Gerçek Türk birikiminin hızla Türkiye’ye aktarılmasında, Ceditcilerin katkılarının son derece olumlu dayanaklar sağladığı görülmektedir. Türkiye’de ulusal kurtuluş savaşı başlatılırken kurucu önder Atatürk’ün yanında yer alan önemli askeri ve sivil kadroların içinde Kafkasya ve Kuzey bölgelerinden gelen Türkçülerin önde gelen bir yere sahip oldukları ve bunların katkıları ile de Cedit temelli yenilikçi ilklerin yeni devletin çekirdeğinde önemli bir yere sahip olarak cumhuriyetin temel ilkelerinin belirlenmesinde hareket noktası konumunda oldukları anlaşılmaktadır. Dünya dengeleri nedeniyle Cedit hareketinin yenilikçiliğinden yararlanamayan Rusya ideolojik imparatorluk döneminden kalma bir gerilik içerisinde bocalarken, Jön Türk arayışları ile birlikte Cedit yenilikçiliğini birlikte değerlendiren Atatürk cumhuriyeti Ceditciliğin tüm yenilikçi yanlarından yararlanmak şansını elde etmiştir. Bu doğrultuda Atatürk milliyetçiliği olarak adlandırılan siyasi görüş Türkiye Anayasasının temel ilkelerinden birisi haline gelmiştir.

                Ceditciliğin Rusya’daki serüvenine bakıldığı zaman, ülkenin her yerinde başlatılan yenilik arayışlarını ülkenin merkezinde bir araya getirerek güçlü yenilenme atılımları ile batının önde gelen ileri devletleri ile rekabet içinde yarışa girebilmenin hedeflendiği görülmektedir.  Ceditcilik tıpkı Türkiye’deki gibi aydınların Avrupa’ya gitmesi sonrasında ülkenin çeşitli bölgelerinde ortaya çıkmıştır. Halk kitlelerinin modernleşmesinin daha hızlı bir biçimde gerçekleştirilebilmesi için, Usul-ü Cedit adı altında yeni okulların açılmasıyla birlikte, hareketin toplumsallaşması ve yeni yetişen gençlerin gelenekçi yaşam tarzının baskılarından kurtularak daha özgür bir yaşam düzenine sahip olabilmeleri hedeflenmiştir. Usul-ü Cedit olarak belirlenen yeni metodun geçerlilik kazandığı bu yeni uygulamada, dilde, düşüncede ve işte birlik sloganı ile hareket ediliyor ve tümüyle yepyeni bir toplumsal yapının oluşturulmasına çaba gösteriliyordu. Arapça ve Farsça eğitimleri devre dışı bırakılırken, Orta Asya kökenli Türkçe eğitimde ana dil olarak benimseniyordu. Ceditcilik Türkçe’yi öne çıkarırken, Rusya Müslümanları arasında yaygın olan Arapça ve Farsça dillerine öncelik veren eski eğitimciler de Usul-ü Kadim adı altında örgütlenerek yenilikçiliğe karşı çıkıyorlardı. Ceditcilik akımı Rusya’da siyasal alana doğru genişlemeye başladığı aşamada, Rus devleti de yenilikçilerin siyasal düzeni değiştirmelerini önleyebilmek için, Usul-ü Kadim adı altında öne çıkan karşıt hareketi destekleyerek, ülke içi dengeleri korumaya çaba gösteriyordu. Azerbaycan bölgesinde dini tarikatların yönlendirmesiyle din adamları açıkça Cedit hareketine karşı çıkıyorlardı. Kazan ve Kırım bölgelerinde yaşayan Türk grupları Ceditcilik hareketini bütünüyle benimseyerek savunurken, Kafkasya bölgesindeki Müslüman Türklerin eski düzenden yana tavır almaları Rusya Türklerini bölerek Türkçülük akımının gücünü kırıyordu. Rus devletinin Türkçü bir devlet yapılanmasını önlemek üzere tarikatlar üzerinden Müslüman kitleleri desteklemesiyle de Türkçülük akımı giderek zayıflatılıyordu. Ceditcilik hareketi bir Türkçü tabana oturmaya hazırlanırken Rus devleti Müslüman tabanı buna karşı örgütleyerek Cedit akımının önünü kesiyordu. Rusya aynı zamanda Ortodoks klişesini devreye sokarak, diğer Hrıstıyan vatandaşların da kendi ulus devletlerini kurmalarına engel oluyordu.

                Rusya’daki Cedit hareketi incelendiği zaman, bu hareket Batı uygarlığını öne geçiren aydınlanma hareketinin Rusya topraklarına yansıması olarak görülebilir. Geçmişten gelen din ağırlıklı düzenden modernleşme aşamasına gelindiği zaman, eski düzene son verilmesi zorunlu olmuş ve bu yüzden de gelenekçi ve yenilikçi kavgası Rus toplumunun tam ortasına oturtulmuştur. Batı dünyasına daha yakın bir konuma sahip olan Kırım merkezli bir yapılanma Ceditcilerin tercih ettiği bir yaklaşım olarak denenmiş ama uluslararası konjonktürün Rusya’yı dünya savaşlarına sürüklemesi yüzünden böylesine bir adım atılamamıştır. Savaş sürecinde Kırım bölgesinden birçok Rus vatandaşı ülkelerini terk ederek batı ülkelerine göç etmişlerdir. Rusya’dan dışlanan Ceditciler İstanbul’a geldikleri zaman Jön Türklerin önde gelen temsilcileri ile karşılaşmışlar ve onların etkisiyle yenilikçi modern bazı düşünceleri öğrenerek, bunları kendi ülkelerinde uygulayabilmenin yollarını aramışlardır. On dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde öne çıkan Ceditcilik, pozitif bilimlerin öğretilmesini esas almış ve bu doğrultuda Usul-ü Cedit okulları açarak dini eğitimden bilimsel eğitime yönelmiştir. İlk okulların bu doğrultuda medreselerden ayrılarak  bilimsel eğitime yönelmesi  Cedit hareketinin başlıca çalışma konularından birisi olmuştur. Yirminci yüzyılın ilk yıllarında Kazan’da kurulan Cedit okulu ile Türkçe bilimsel eğitim başlatılmıştır. Daha sonraki on yıl içinde beş bin civarında Cedit okulları bütün Rus ülkesinin her bölgesinde açılmıştır. Rus çarlığı Cedit okullarını ihtilal okulları olarak gördüğü için bunları kontrol altında tutabilmek için her yolu denemiştir. Türkçülüğe karşı Rusculuk yapan toplum kesimleri de Usul-ü Kadim adı altında eski eğitimi yapan okulları desteklemişlerdir. Rusya sosyalist bir devrime doğru sürüklenirken, Rus devleti ve Ruscu akımlar Ceditciliği ihtilalcilik olarak görmüşler ve bu doğrultuda Usul-ü Cedit okullarını kapatarak, bu okullardaki Türkçüleri hapse atmışlardır.

                Türkçülük akımına karşı Rusçuluk akımının örgütlenmesi Cedit hareketini n önünü kesince, bu kez Türkçü akımlar ve merkezler daha geniş bir Asya birlikteliğini savunarak, bütünüyle Orta ve Kuzey Asya’yı ana konu olarak içine alan Turancılık akımını öne çıkarmışlardır. Özellikle Avrupa ülkelerinde Rusya’ya karşı geliştirilen arayışlar, bu aşamada Macaristan merkezli bir Turancılık akımına yönelmiştir. Rusya’da giderek zorlanan Türkçülük akımlarının yeni dengelere yönelmesiyle ideolojik devrim ile önü kesilen Rusya Türkçülüğünün   yola devam edebilmesi için gereksinme duyulan dış destekler Avrupa’dan sağlanmıştır. Dünya savaşı sonrasında Türkçüler Rusya’da hapishanelere gönderilirken ve topluca kurşuna dizilirken, Avrupa ülkelerinde gündeme getirilen Turancılık akımı ortaya koymuş olduğu daha geniş bir alanda Türkçülüğün önünün açılmasına çeşitli yönlerden katkı sağlamıştır. Atatürk bu aşamada, Sovyetler Birliğini karşısına almadan sorunun çözümüne çalışmış, Sovyetler Birliği ile emperyalizme karşı çıkma konusunda ittifak antlaşmalarına yönelirken, Rusya’dan kovulan Türkçü ve Ceditçi aydınlara, Türkiye’de vatandaşlık statüsü vererek sorunların savaş sonrası dönemde ele alınarak çözüm arayışına devam edilmesi gibi bir yumuşak yaklaşım ile, büyük komşu olan ideolojik imparatorluğu karşısına almadan çözebilmenin yollarını aramıştır. Azerbaycan’da yirmi bin Türkçü kurşuna dizilirken, Stalin Gaspralı İsmail’in mezarının üstüne beton bina yaparak Türkçülüğün öncüsünü yok etmeye çalışırken, Atatürk Türkiye’yi yok etmek isteyen batı emperyalizmine karşı dev komşusu ile dayanışma içinde olmaya dikkat etmiştir. Ceditçi hareketin çeyrek yüzyıllık birikimi ile tam Rusya’da Türk devletinin kurulma aşamasına geldiği noktada, Türkiye’nin yeniden Rusya ile savaşa girerek hareket etmesi, her iki ülkedeki Türkçü hareketlerin yok edilmesine giden yolu açabilirdi. Bu aşamada Atatürk Türk-Sovyet dostluğu çerçevesinde sorunun büyümesini önleyerek, geleceğe dönük bir proje olarak Türkçülük akımının Turancılık desteğinde barışçı bir çizgide yönlendirilmesine çalışmıştır. Türkçülüğün çok kesin bir savaş getirmesi önlenirken, Cedit hareketinin sosyal ve kültürel içeriği ile barış ortamı korunmuştur.

                Atatürk Cumhuriyetinin dayandığı temel ilkeler belirlenirken, sosyal ve kültürel alanda bir cumhuriyet devrimi gerçekleştirilirken, yeni kurulmakta olan Türk devletinin modelinin belirlenmesi sırasında Türk dünyasının uyanışına öncülük yapan Cedit hareketi Türkiye’deki aydınlar ve kurucu öncü kadro tarafından yakından izlenerek, Türkiye açısından değerlendirilmeye çalışılmıştır. Yeni Rusya’dan dışlanan Türkçülük Anadolu bölgesinde daha farklı bir devlete dönüştürülürken, bir deney yapılıyor ve sorun bir Turan meselesi olarak geleceğe taşınmak isteniyordu. Ortadoks Ruslar ile Müslüman Türkler arasında yirminci yüzyılın başlarında gündeme getirilen siyasal çekişme soğuk savaş döneminde buzdolabına konuluyordu. Siyasal birliğin sağlanamadığı bu Rusya ve Anadolu Türkçüleri arasında, Türkçe tek ortak özellik olarak varlığını koruyordu. Türkçe’nin yoğun olarak kullanılmasıyla Türkiye Türkleri, Rusya Türkleri ve Türk dünyası arasında kurulmuş olan bağlar sosyal ve kültürel açılardan geliştirilirken, Müslüman Türklerin geleneksel yaşamlarında bilimin egemen olduğu dünyevi bir yaşam ve eğitim düzeni oluşturmak amacıyla hazırlıklar yürütülüyordu.  Atatürk’ün bizzat başkanlık yaptığı Türk Dil ve Tarih Kurultaylarında Türk dünyası çeşitli açılardan ele alınırken Ceditci kadroların geliştirmiş olduğu Türkçü yaklaşımlar üzerinden, bir fikir ve siyaset birliğine varabilmenin arayışları sürdürülüyordu. Dünya savaşı sırasında Rusya sınırları içinde ortaya çıkan Alaş Orda, Kolçak ve Basmacı isimleri altında sürdürülen Rusya’dan ayrı bir devlet kurma arayışları, Cedit hareketinin başlatmış olduğu çizgide yirminci yüzyıl boyunca devam ederek bugünlere kadar gelmiştir. Turancılık çizgisinde Türkçülük bir teritoryal projeye dönüştürülünce, Türkiye büyük komşuları İran ve Rusya’yı karşısına almamak üzere daha barışçı bir yol izlemiştir.

                Rusya’da Tatar reformculuğunun çağdaş bir düzeye gelmesi için arayışlar örgütlenirken, Tatar asıllı bilim ve düşünce adamlarının öne çıkmasıyla Rusya’daki Türkçülük hareketleri hız kazanmıştır. Bunların dış ülkelere açılmasıyla birlikte Rusya’daki Türkçü arayışlar ilk kez Cedit hareketinin ortaya çıkmasıyla düzenli bir yapılanmaya yönelmişlerdir. Tatar burjuvazisi Kazan kentinde güçlenerek zenginleşirken, batı ülkelerindeki burjuva hareketleri gibi bir ulus devlet arayışı içine girmişlerdir. Rusların Panslavizm politikaları kendi nüfusunu bir Slav ulusu haline dönüştürme girişimlerine karşı, Tatar burjuvazisi de Rusya imparatorluğu sınırları içinde yaşayan ve Türkçe konuşan değişik toplulukları bir Pantürkizm yaklaşımı çerçevesinde bütünleştirerek, Rus emperyalizmine karşı bölge halklarının direniş insiyatiflerini güçlendirmeye çalışmıştır. Avrupa ülkelerinde öne çıkan laik devlet ve din dışı düşünce ve yaşam tarzlarının yenilikçilik çizgisinde öne çıkarılmasında Cedit hareketi ilk düzenli hareket olarak Türk dünyasının uyanışını gerçekleştirmiştir. Rusya’da Çarlığın çöktüğü yıl olan 1905 yılında, Rusya’daki Müslüman Türklerin durumu ile ilgili bir bildiri Tatarlar tarafından hazırlanarak, Rus Çarlığına verilmiştir. Bu bildiriden sonra Rusya’da ki Türkçülük çalışmaları daha resmi bir karakter kazanmıştır.

                Rusya’daki Cedit hareketi Türkçülüğün önünü açarken ve bu doğrultuda Fransız devrimi çizgisinde bir içerik kazandırırken, Türkiye Cumhuriyeti de sürekli olarak devrede olmuş ve Atatürk Lenin ile mektuplaşarak, resmi temsilcilerini birbirine göndererek Rus devleti ile Türkler arasındaki sorunların çözümü için çaba göstermiştir. Yusuf Akçura Rusya’da yaptığı çalışmalara daha sonra Türkiye’ye gelerek Atatürk’ün yanında devam etmesi, geleceğe dönük Türkçü arayışın bu iki ülke halklarının içinden bir çözüm çıkarma girişimlerinin ana göstergesi olmuştur. Akçura’nın Türkiye’ye taşıdığı Ceditcilik hareketi, Türk devriminin ve rönesansının temellerine katkı sağlamıştır. Ceditcilik ortaya çıkışı itibarıyla Tatarların öne çıkardığı burjuva yapılanmasını örgütlemiş ve öncüsü Yusuf Akçura’da bu birikimi Türkiye’ye taşıyarak Atatürk ile birlikte çalışmalarını sürdürmüştür. Bu açıdan Kemalist Türkiye’nin çıkışında var olan Atatürkçü birikimin içinde Ceditciliğin de çok etkisi vardır.  

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN