14 Kasım 2021 Pazar

ATATÜRK‘ÜN MERKEZİ SENTEZ DEVLETİ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

ANKARA KALESİ

 ATATÜRK‘ÜN MERKEZİ SENTEZ DEVLETİ  

        Türkiye Cumhuriyeti yüzüncü yılına doğru emin adımlarla ilerlerken, bugün gelinen aşamada kurucu önder Atatürk üzerinden toplu bir değerlendirme yapılmaya çalışılmakta, Atatürk her yönü ile inceleme altına alınırken, ayrıca ondan Türk ulusuna miras olarak kalan Türkiye Cumhuriyeti devleti her yönü ile tartışma konusu yapılmaktadır. Atatürk’ün yirminci yüzyılın başlarında Türk ulusuna bir kurtuluş savaşı kazanarak armağan etmiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti, yirmi birinci yüzyılın içinde yol alarak ilerlerken, birçok yönden değişime doğru zorlanmakta ve de bu doğrultuda giderek büyüyen saldırılar zamanın ilerlemesiyle birlikte artarken, insanlık değişim ve dönüşüm programları çizgisinde yepyeni bir dünya oluşumu ile karşı karşıya gelmektedir. Yirminci yüzyıla doğru değişim rüzgarları bugünkü Türk devletini ortaya çıkarırken, bu kez yeni bir yüzyılın ilk yılları ile birlikte başlayan hızlı değişim rüzgarları da bütün dünya ile birlikte Türklere verilmiş olan cumhuriyetçi ulus devleti de büyük bir dönüşüm aracılığı ile eskisinden çok farklı bir yeni yapılanmaya doğru sürüklemektedir. Çağ değişiminin köşe başında, diğer devletler gibi Türkiye de önceden hazırlanmış olan planlar doğrultusunda köklü bir dönüşüme zorlanmakta ve Atatürk’ten miras kalmış olan çağdaş cumhuriyet rejimine bağlı olan ulus devletten vazgeçmesi için baskı ve saldırılar ile karşı karşıya gelmektedir. Dünyanın tüm emperyalistleri ulus devletleri hedef tahtasına oturtarak kaldırmaya çalışırken, halen var olan bütün devletler bu tür saldırı ve işgal hareketleri ile tasfiye edilmeye çalışılmakta, gelecekte yeni bir devlet düzeni kurmak için çaba gösteren güç merkezleri, geçmişten gelen kamu düzenlerini ve bu yapılara dayanan ulus devletleri ortadan kaldırabilmenin girişimlerini giderek daha fazla tırmandırmaktadırlar. İnsanoğlu bu dünya üzerinde yaşamını geçmişten gelen doğrultuda zorlukla sürdürmeye çalışırken, bu duruma bir de var olan devletlerin tasfiyesi sorunu eklenmiştir.

                Yeni bir dünya düzeni kurma doğrultusunda ulusal ve uluslararası ilişkiler yeniden ayarlanırken, eski yapılar sonuna kadar zorlanarak yıkılmaya çalışılmakta büyük emperyal güçler kendi çıkarları doğrultusunda rakip olan orta boy ve küçük ulus devletlerin harita üzerinden temizlenmesine çaba göstermektedirler. Küçük devletler böylesine bir fırtına içinde esen rüzgarların etkisiyle yeryüzünden silinirlerken, orta boy devletler daha güçlü oldukları için bu gibi tehdit ve saldırılara karşı direnebilmektedirler. Özellikle büyük devlet sınırları ölçüsünde büyüklüğe sahip olan büyük boy orta devletler bu tür saldırılara karşı direnerek dik dururlarken, emperyal güçlerin dünya haritasını düzeltme girişimleri fazla sonuç verememekte ve bu nedenle baskı ve saldırılar artarken, orta boy devletler de dünya haritası üzerinde kurulu bulundukları coğrafyayı jeopolitik biliminin verileri doğrultusunda kullanarak, büyük devletler ve emperyalist güçlerle baş edebilmekte ve bu çizgideki savunma mekanizma ve olanaklarını kullanarak geleceğe dönük yollarına devam edebilmektedirler. Geçen asırdan gelen devletler arası çekişme ve çatışmaların, yirmi birinci yüzyılda daha artmasının nedeni olarak, devlet yıkıcılığı ya da kamu düzeni çökerticiliği gibi daha güncel yolların fazlasıyla kullanılmaya başlatılmasının öne çıkartılması yüzünden, kısa dönemde bir kaos ortamına doğru devletler ciddi olarak sürüklenmektedir. Böylesine bir uluslararası süreç önceden hazırlanma ve de dışarıdan empoze edilme gibi özellikleriyle uygulama alanına getirilebilmektedir. Kâğıttan kule sıralamasındaki iskambil kağıtlarının teker teker düşmesi gibi harita üzerindeki ulus devletlerin de buna benzer bir biçimde çökertilmesi hedeflenirken, bütün dünya kıtalarındaki ülkelerin her birinin birer huzursuzluk ortamına sürüklendikleri görülmekte ve daha sonra da böylesine olumsuz ortamlar zamanla çöküş ve yıkım senaryolarına elverişli durumlara yönlendirilerek, dışarıdan müdahaleciliğe uygun ortamlar yaratılabilmektedir. İnsanlık tarihinde yüzlerce yıllık bir geçmişe sahip olan emperyalizm ve sömürgeciliğin yeni türleri, ilerleyen siyasal süreçler sonucunda mazlum milletlerin başına dert olmakta ve bu yüzden ulus devletler içinden çıkılmaz bir bataklığa sürüklenmektedir.

                Orta dünya adı verilen merkezi coğrafyada birbirine komşu konumunda olan yirmiden fazla ülkenin sınırlarının değişeceği ABD dışişleri bakanı tarafından açıklanırken, gene ABD’nin eski genel kurmay başkanı bugün yaşanan siyasal olayların devam etmesi sayesinde, harita üzerinde on tane yeni  küçük boy devletin kurulacağı dünya kamuoyuna açıklanmakta ve böylece yeni savaş alanı olarak ilan ettikleri Orta Doğu bölgesinin, bütünüyle bir kaos ortamına ve yeni bir cihan savaşı  oluşumuna doğru yönlendirilmeye çalışıldığı görülmektedir. Geçmişe yönelen bir biçimde bu gibi girişimler gündeme geldikçe, bir anlamda devletler dünyasının küçük işletmelerine benzer bir biçimde görülen küçük ve orta boy devletler ortaya çıkmaktadır. Büyük devletler gibi büyük şirketlerin de korumaya gereksinmesi olmadığı için, uluslararası kuruluşların küçük ve orta boy devletleri koruma ya da savunma gibi yardımcı olma çabaları koruma amaçlı olarak öne çıkarılmıştır. Dünya haritası yeniden çizilirken ve de var olan devletlerin yerleri ile konumları yeniden belirlenirken, eski dönemlerden kalma yerleşik devlet düzenleri zayıflayarak geride kalmakta ve bu yüzden de geleceğe yönelen yeni dünya düzeni oluşturma girişimleri ile karşı karşıya kalınmaktadır. Ne var ki, her ülke ya da devletin konumları ve sahip oldukları özellikler birbirlerinden çok farklı olduğu için genel anlamda bütün devletlerde geçerli olacak toplu girişimler yetersiz kalmakta ve bu nedenle de her ülke için birbirinden farklı alternatif programlar hazır bekletilerek devreye sokulmaktadır. İlerleyen teknoloji ve yeni bilimsel yöntemler kullanılarak, yerleşik kamu düzenlerinin tasfiye ve yıkımında daha ileri yollar izlenmektedir. Yıllar alan eski kamu düzenlerinin kurulması işlerinde ilerleyen teknoloji aracılığı ile daha hızlı hareket edilirken, yeni düzenler yenilenen binalar aracılığı ile eskisinden daha çabuk bir zaman dilimi içinde yapılabilmektedir. Bu yüzden, inşaat teknolojisindeki yenilikler beraberinde hızlı düzen kurma alternatiflerini öne çıkarırken, bu alanda ilerlemiş küresel şirketlerin ve uluslararası kuruluşların özel inşaatlarının paralelinde, yeni kamu düzenlerine yönelerek kendi hegemonyalarını geniş alanlara yayma çabası içinde oldukları göze çarpmaktadır.

                Türkiye Cumhuriyeti yirminci yüzyılın başlarında kurulmuş olan bir orta boy ulus devlet olarak dünyanın merkezi alanında bir cumhuriyet devleti olarak günümüze kadar gelebilmeyi başarmış olan başarılı bir siyasal organizasyondur. Devletin kuruluş aşamasından önce bir yıkılış macerası yaşandığı için koskoca bir imparatorluk düzeni göz göre göre dağılırken ve hem içerden hem de dışardan tezgahlanan yıkılış senaryoları açıkça birbirini izleyen bir doğrultuda uygulama alanlarına aktarılırken, harita üzerinde yer alan devletlerin sayısı üzerinde oynandığı görülmüştür. Yirminci yüzyıla girerken yirmi devlet varken, yirminci yüzyıldan çıkış aşamasında devlet sayısının iki yüz sayısını bulduğu görülmüştür. Dünya düzenini yöneten ve yönlendiren güç merkezlerinin planlarına bakılırsa, yirmi birinci yüzyılın sonuna doğru ya da yirmi ikinci yüzyıla girerken devlet sayısının iki binlere doğru ulaşacağı açıkça ifade edilmektedirler. Böylece ABD dışişleri bakanının açıklamış olduğu dünyadaki devlet sayısı iki binlere doğru tırmanırken, devletlerin sahip oldukları kamusal örgütlenme modellerinin de değişiklik gösterdikleri anlaşılmaktadır. İlkel kavimler sonrasında içine girilen orta çağ döneminde, öncelikle din devletlerinin kurulduğu, daha sonraları tek tanrılı dinlerin dünya kıtalarına yayılması sürecinde, bu din devletlerinin şehir devletlerinden imparatorluklara doğru genişledikleri görülmüştür. Bütün orta çağ yıllarında tek tanrılı dinlerin yeryüzü kıtalarına yayılmaları ile birlikte dünyanın batı yarısı Hristiyanlaşmış, merkezi alandaki Müslümanlık dünyanın güneyi üzerinden doğu bölgelerine doğru yaygınlık kazanmıştır. İki büyük tek tanrılı din imparatorluklarının arasına giren bölgelerin kuzey doğu bölgesinde, Asya’nın kültür dinleri araya girmiş, üçüncü tek tanrılı din olan Yahudilik’te, Musevi topluluklar ile işbirliği yaparak dünyanın merkezi alanından, bütün dünya kıtalarını yönetmeye çalışmıştır. Üç tek tanrılı din arasında dünya kıtaları paylaşılırken, batı bölgelerinde Hristiyanlık, doğu bölgelerinde ise Müslümanlığın yaygınlık kazandığı görülmüştür. Bu yönde şehir devletlerinden din imparatorluklarına geçilmiştir. Fransız devrimi sonrasında ortaya çıkan cumhuriyet rejimleri ve ulus devletler birlikteliği, laik devlet ve kamu düzenlerinin aynı dönemde uygulama alanına gelmesine yardımcı olmuş ve böylece ulus devletler meydana gelmiştir.

                Yirminci yüzyıl tam bir ulus devletler çağı olarak devreye girerken, yeryüzü sahnesine çıkan başlıca ulus devletlerden birisi de Türkiye Cumhuriyeti olmuştur. Birinci Dünya savaşı sayesinde bütün imparatorluklar parçalanırken, bu büyük yapılanmaların çöküşe geçmesi aracılığı ile dünyanın birçok köşesinde küçük ya da orta boy ulus devletlerin, eski sömürgeci imparatorlukların geri çekilmesiyle öne çıktıkları görülmektedir. Dünya ekonomisini koskoca imparatorlukların paylaşamaması yüzünden cihan savaşları çıkarken, uluslaşma sürecinin imparatorlukları parçalaması gündeme gelmiştir. Her ulus imparatorluklara nazaran daha küçük bölgelerde oluşurken, diğer uluslar ile karşı karşıya gelmiştir. Daha önceleri imparatorluklar arasındaki çekişmeler büyük alanlarda savaşlara yol açabiliyordu, sonraki aşamada ise uluslaşma süreçleriyle bazı sınırlı bölgelerin nüfus yapıları belirlenerek ulus devletlerin oluşumuna katkı sağlanabiliyordu. Orta çağ sonrasında dünya denizlerine ve karalarına sahip olabilen batı Avrupa’nın denizci ülkeleri, yirminci yüzyılda geri çekilerek kendi asıl vatanlarının üzerinde çağdaş bir ulus devlet olabilmenin yollarını araştırıyorlar ve böylece kendilerine bağlı olan eski sömürgeleri de yeni ulus devletler olarak dünya sahnesinde öne çıkarıyorlardı. Böylesine bir genel oluşum süreci içinde, Türk dünyasının bir imparatorluk devleti olan Osmanlı döneminden ulus devletler çağına geçebilmesi için, o döneme uygun düşen uluslaşma adımının atılması gerekiyordu. Bu doğrultuda önce bir ulusal kurtuluş savaşı verilerek geçmişin ve emperyalizmin bağlarından ya da hegemonyasından kurtulmak gerekiyordu. Daha sonraki aşamada ise ikinci adımın atılarak bir ulus devletin kurulması gerekiyordu. Anadolu ve Rumeli Türkleri böylesine büyük bir dönüşüm içerisinde kurtuluş aşamasını tamamladıktan sonraki aşamada kuruluş adımını atıyorlardı. Ulusal kurtuluş savaşının kurtarıcısı olarak tarih sahnesine çıkmış olan Atatürk, sonraki aşamalar da yeni devletin kurucusu olarak siyasal misyon olarak benimsemiş olduğu görevine devam ederek, orta dünyanın en merkezi yerinde Türk ulusunun ulus devletini kuruyordu. Ulusal kurtuluştan ulusal kuruluşa geçilirken, eski Osmanlı ahalisi yeni bir dönüşüm yaşayarak ve uluslaşarak çağdaş Türk ulus devletinin kuruluşunu gerçekleştiriyordu. Tarihin dönemeç noktasındaki uluslaşma olgusu, Türkler tarafından benimsenerek yaşam alanına aktarılıyordu.

                Yirminci yüzyılda imparatorluklardan arkada kalan topraklarda yeni ulus devletler siyaset sahnesine çıkarken, beş kıta üzerinde kurulmuş olan insanların ortak uygarlığı yeni devletlerin katılmasıyla eskisinden çok farklı bir düzen içinde yenilenerek yeni yüzyıla doğru yönlendiriliyordu. Her devletin sahip olduğu siyasal ve hukuksal yapılanma çerçevesinde, bütün devletler, ülke, toplum ve teşkilat olarak üç ana unsura sahip bulunmaktadırlar. En başta gelen ülke unsurunun birlikte getirdiği toprak ve araziler konularının netliğe kavuşturulması, Misakı Milli olarak ilan edilen kutsal yeminin doğrultusunda çözüme bağlanması gerekmektedir. Anadolu yarımadası üzerinde bir yarımada devleti olarak harekete geçildiğinde, kara ve deniz ülkelerinin birbiriyle kesiştiği noktanın devleti olarak Türkiye’nin kabul edilmesi gerekmektedir. Trakya bölgesinin de Balkan yarımadasının bir parçası  olarak öne çıktığı ve Asya kıtası ile Avrupa kıtasının kesişme noktasında Kuvayı Milliye hareketinin örgütlendiği görülmektedir. Var olmak için yola çıkarak mücadele eden Türkler, büyük imparatorluğu elden kaçırma noktasına gelince, geride kalan toprakların en merkezi yeri olan Trakya-Anadolu hattı üzerinde yeni ulusal vatanı inşa etme yoluna gidilmiştir. Türk ve Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu bölgeleri yeni bir vatan olarak bir araya getiren Misak’ı Milli belgesi, yeni Türk devletinin dayanak noktasıdır. Ülke unsuru açısından Türk devleti iki yarımada arasında kurulan bir köprü devleti olarak değerlendirilebilir. Ne var ki, Türkiye toprakları aynı zamanda Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının birleştiği kesişme noktasındaki merkezi devlet olarak da görülmektedir. Osmanlı imparatorluğu gene hem merkezdeki devlet hem de üç yarımada devleti olarak Anadolu, Balkan ve Arap yarımadalarının bir araya gelmesinden oluşan merkezi topraklar olarak da görülebilir. Bu yapısı ile Osmanlı imparatorluğu gibi Türkiye Cumhuriyeti de öncelikle bir jeopolitik devlettir. Üç kıtanın kesişme noktası kıtalar arası hareketlilik içinde her zaman için sarsılarak bozulabilir. Zaten türlü siyasal rüzgârın estiği bu coğrafya da siyasal istikrarın sağlanması son derece zor olmaktadır.

                Devletin ülke unsurunun üç kıtanın birleşme noktasında olması yüzünden tarih boyunca birçok benzeri olay ve gelişmelerle karşı karşıya kalınmıştır. İstanbul her dönemde üç kıta üzerinden işgale kalkışılmış ama ancak on beşinci yüzyılda Macaristan üzerinden gelen dış destekli silah yardımı sayesinde fethedilebilmiştir. Daha önceleri Abbasi imparatoru Harun Reşit İstanbul’a kadar gelmiş ama bu büyük şehri alamamıştır. İran’ın egemen gücü olan Persler Anadolu yarımadasını bütünüyle işgal etmelerine rağmen, Ege denizini geçerek Balkanlar’a çıkamamış ve bu yüzden de geri dönmek zorunda kalmışlardır. Selçuklular çok istemelerine rağmen İstanbul’u alamayarak yıkılmışlardır. Ruslar tarih boyunca her fırsatta İstanbul’a gelmişler ama en sonunda Yeşilköy üzerinden geri dönmek durumunda kalmışlardır. Avrupalılar on iki Haçlı seferi düzenlemelerine rağmen gene İstanbul’u fethedemeyerek geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Sadece İstanbul’un bu bölgedeki konumu bile bu kesişme noktasında kurulmuş olan ulus devletin ülke unsuru açısından son derece kaypak bir zemin üzerinde  kurulduğunu  göstermektedir. Yüzyılların imparatorluk merkezi olan bu büyük kentin yeni dönemde bir ulus devlet kenti olarak, küçük Asya adı verilen Anadolu yarımadasının tam ortasında yeniden kurulan başkent Ankara’ya bağlanması ile, sorunun geride bırakılmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır. Kendisi de bir Balkan göçmeni olan Mustafa Kemal Atatürk, Asya toprakları üzerinde yeni bir ulus devlet kurarken, Avrupa merkezli ulus devletlerin ortaya çıkış durumuna ve bunların uluslaşma süreci içinde sahip oldukları ulusal değerler ile özelliklere dikkat ederek, benzeri bir ulus devleti, Balkan yarımadası üzerinden Anadolu bölgesi ile yakınlaştırmaya çalışmıştır. Böylece yeni kurulan Türk devleti bir Avrupa tipi ulus devlet olarak kurucuları tarafından oluşturulmuştur. İş bu noktaya gelince o zaman bugünün bütün Avrupa devletlerinin dayanak noktası olan Fransız devriminin, aynı zamanda Kemalist Türk devriminin de ortak bir çıkış noktası olduğu anlaşılmaktadır. Fransız devriminin ana ilkelerinin Avrupa tipi ulus devletin özellikleri olarak Kemalist devrim aracılığı ile Anadolu’ya taşınması da Türkiye’de Fransız etkisini artırırken, Asya toprakları üzerinde bir Avrupa devletinin çağdaş bir ulusal devlet olarak kurulmasına katkı sağlamıştır.

                Fransız devriminin üç ana ilkesi olan cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve laiklik ilkelerinin hem Atatürk hem de cumhuriyetin temel ilkeleri olarak benimsenmesi ve daha sonra da bunların T.C. anayasasına alınarak cumhuriyet devleti ile siyasal rejiminin temel direkleri olarak kabul edilmesi, yeni Türk devletinin kimliğinin belirlenmesi aşamasında atılan en büyük adımlardan birisidir. Önce çağdaş uygarlık diyerek yola çıkan ulusal kurtuluşçular daha sonraki ikinci adımı atarken bu sefer de bugünün uygarlığını yaratan Fransız devrimine yakın bir yol izlemeleri, Kemalistleri çağdaş uygarlık yolcuları haline getirmiştir. Avrupa merkezli çağdaş uygarlığın sağ ayağı Avrupa kıtası üzerinde tutulurken, bu uygarlığın karşısına karşıt bir ikinci güç yapılanması getiren Sovyet devrimine karşı da sırt çevrilmeyerek Kemalist devrimin sol ayağı da Asya kıtasının kuzey bölgesine yönelik olarak konuşlandırılmıştır. Batı blokunun Fransız devriminden cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve laiklik ilkeleri alınırken aynı zamanda halkçılık, devletçilik ve devrimcilik ilkelerinin sosyalist doğu devriminden yararlanılarak bir araya getirilmeleri ile birlikte, Türkiye Cumhuriyeti üç kıta arasında dünyanın sağını ve solunu bir araya getirerek tam anlamıyla merkezi bir sentez oluşturma yoluna gitmiştir. Bugünkü dünyanın yaratılmasında hegemon merkez olan batı bloku ile kapitalizm bir tez olarak devreye alınırken, Sovyet devrimine de benzeri bir yaklaşım geliştirilerek ve bunun anti tezi olarak sosyalizm de devreye alınarak, dünyanın ortasında kurulmakta olan merkezi sentez devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda, doğu-batı ya da kapitalizm-sosyalizm sentezine doğru bir açılım yaptığı göze çarpmaktadır. Kapitalizmin merkezi olan Avrupa ile sosyalizmin merkezi olan Asya kıtasının tam ortasında kurulmakta olan merkezi devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, kıtalardan aldığı destek ile bir bölgesel sentez aramak durumunda kaldığı söylenebilir. Bu noktada batıdan gelen kapitalizm tez olarak benimsenirken, doğudaki sosyalizm bir karşıt görüş olarak antitez biçiminde değerlendirilerek her iki dünyanın ideolojileri arasında yeni bir sentez ana ilkeler üzerinden benimsenirken, Kemalizm doğu ve batı devrimlerinin hem uzantısı hem de merkezdeki ulusal bir sentezi olmuştur.


                Jeopolitik olarak merkezi bir alanda imparatorluk sonrası bir aşamada, çağdaş bir ulus devletin kuruluşu sırasında doğu ve batı devrimleri bir araya getirilerek, merkezi bir sentez arayışı hem devletin hem de bunun uzantısı olan siyasal rejimin içeriğinin ve modelinin sentezci bir yaklaşım çerçevesinde, özgün bir merkezi model ile gerçekleştirilmeye çalışıldığı ortaya çıkmaktadır.  Kurucu önder Atatürk böylesine bir merkezi sentez arayan çalışmalarını cumhurbaşkanlığının hem başlangıç hem de sona eriş dönemlerinde iki kez yapmaya çalışmıştır. Milli mücadelenin esas hedefini ve içeriğini kurtuluş savaşı sırasında belirleyen Atatürk, daha sonraki aşamalarda önce savaşı kazanmaya çalışmış, daha sonra devleti özgün bir model üzerine kurmuş ve en sonunda da yaptığı çalışmaları ve kurduğu siyasal yapıyı geleceğe dönük bir merkezi senteze dönüştürürken, Kemalizm doğu ve batı uygarlıklarının bir uzantısı olarak öne çıkmış ve zamanla dünyanın tam ortasında bir merkezi Türk devleti sentezine doğru bir açılım gerçekleştirilmiştir. Merkezi sentez devleti oluşturulurken, Asya ve Avrupa ülkelerindeki devlet modelleri yakından ele alınarak incelenmiş ama Anadolu’nun güney bölgelerinden gelen İslam dininin etkileri de dikkate alınmak zorunda kalınmıştır. Arap yarımadasında ortaya çıkan ve daha sonraki dönemlerde eski Osmanlı toprakları olan bütün orta dünya bölgeleri üzerinde yaygınlık kazanan İslam dini, Hristiyan batı dünyasına karşı gelişmeler gösterirken aynı anda Atatürk cumhuriyetinin özel bir yapılanma modeli olarak ortaya çıkmasında da fazlasıyla etkili olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Avrupa tipi laik bir ulus devlet olarak kurulurken, Atatürk ilk defa bir özgün girişimde bulunarak, laik devlet ve Müslüman millet birlikteliğini geleceğe yönelik bir sentezci yaklaşım aracılığı ile Misakı Milli sınırları içerisinde bütünleştirmeye çaba göstermiştir. Avrupa’nın Hristiyan devletlerinde laiklik ile dinsel yapılanmaların birlikte var olabilmesi gibi çağdaş bir modeli Atatürk İslam dünyasına da getirerek uygulamak istemiştir. Bir anlamda çağdaş uygarlığın batıdan doğuya doğru ve dünyanın merkezi toprakları üzerine taşınması ile, Avrupa ülkelerindeki dinsel toplum ve laik devlet birlikteliği, bir ortak yaşam düzeni olarak Avrupa’nın yanındaki Avrasya bölgesine de Kemalizm aracılığı ile taşınmaya çalışılmıştır.

                Kemalist devlet üç dünya arasındaki bir merkezi model olarak tarih sahnesine çıkarken, bu bölgeyi çevreleyen, kapitalist, sosyalist ve İslamcı üç ayrı dünyanın var olması nedeniyle Kemalizm bir anlamda üç ayrı dünya ile çevrelenmiş olan orta dünyadaki merkezi sentez olmuştur. Fransız ve Sovyet devrimlerinin bir araya getirilerek ortak ve sentezci bir yeni düzen oluşturulurken, Orta Doğu ülkelerinde yaşayan milyonlarca insanın Müslüman olması Atatürk ve arkadaşlarını etki altına almış ve bu nedenle Diyanet İşleri Başkanlığı öncelikle kurularak ve laik devlet düzeninde Müslüman millete Kemalist devlet düzeniyle kucak açılarak, geleceğe yönelen koruyucu bir şemsiye düzeni oluşturulmaya çalışılmıştır. İleriye dönük yeni bir kamusal düzen oluşumu Türkiye Cumhuriyeti aracılığı ile   barış içinde birlikte yaşam çerçevesi içine alınmak istenmiştir. Atatürk böylece Anadolu yarımadasını çevreleyen Müslüman topluluklara sırtını dönmeyerek ve bu ikinci büyük dinin içine girmiş olan Türkiye halkının dinsel gereksinimleri doğrultusunda hareket ederek, dünyanın tam ortasında kurulmakta olan Türk Cumhuriyeti’ni yeni bir sentez ile oluşturmaya her yönü ile dikkat etmiştir. Böylece Atatürk merkezi alanda bir sentezci yaklaşım ile bölgesel bir modele giderken, doğu-batı ya da kapitalist-sosyalist sentezler yönünde bir oluşumu yaratmaya dikkat etmiştir. Bu noktada Atatürk ülkenin güney bölgesinde uzanıp gitmekte olan İslam dünyasını da yeni devlet modeli içinde dikkate alarak gerçekçi bir politik tutum izlemiştir. Ülkenin güney sınırları boyunca uzanıp gitmekte olan İslam ülkelerinin, Balkanlar ve Karadeniz kıyılarında yer alan Hristiyan ülkeleri ile birlikte aynı komşuluk tavrı içinde değerlendirilmesi, Avrupa ile Asya kıtaları arasında kurulmakta olan çağdaş bir laik siyasal rejimin iki büyük din arasında denge kurarak merkezi alanda yeni bir barış düzeni arayışının yansıması olarak kabul edilebilir. Osmanlı tarihinin sürekli olarak Hristiyan komşu devletlerle savaş içinde geçmesi hatırlandığı zaman, böylesine bir barış ortamı arayışının ne kadar haklı bir yaklaşım olarak gündeme geldiği görülebilmektedir. Hristiyan ülkelerdeki laiklik düzeninin Müslüman ülkelere de Türkiye üzerinden taşınmaya çalışılması, Atatürk Türkiye’sinin özgünlüğüdür.

                Avrupa kıtasının yanında bu kıtanın yapılanmasına uygun düşen bir ulus devlet kuran Atatürk’ün, cumhurbaşkanlığının son döneminde Çankaya köşküne çekilerek kendi kurduğu siyasal yapılanmayı sistemleştirmeye çalışması, yirmi yıllık yöneticiliğin bir uzantısı olarak ele alınarak değerlendirildiği zaman, Atatürk’ün Türk ve İslam dünyası için model olabilecek farklı bir devlet anlayışı içinde hareket ettiği görülmektedir. Yeni siyasal rejimin bir ulus devlet olmasına önem verildiği için ve bu doğrultuda milliyetçilik ilkesinin temel bir prensip olarak anayasaya taşındığı görülebilmektedir. Ne var ki, Atatürk Türklerin ismi temel alınarak bir ulus devlet kurulmasına yakın durmayan bazı toplum kesimlerinin, sürekli olarak ülkenin çeşitli bölgelerinde isyan ya da ayaklanma gibi siyasal anlamda farklı duruşa geçmelerine karşı önlem almaya çalışmıştır. Misakı Milli sınırları içinde Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı bulunan bütün Türk vatandaşlarını da kapsayacak bir doğrultuda, milliyetçilik ilkesinin yanına halkçılık ilkesini de getirerek, kurmuş olduğu ulus devleti aynı zamanda halkçı cumhuriyet anlayışı ile bütünleştirmeye dikkat etmiştir. Devletin kuruluşu aşamasında Türk Ocaklarını esas alarak ve Türkçülük anlayışını öne çıkararak hareket eden Atatürk, doğu Anadolu isyanları ile karşı karşıya kaldığı yeni aşamada, bu kez ülkenin bölünmesini önlemek ve devletin içinden bir başka devlet çıkışına izin vermemek üzere, halkçılık ilkesini gündeme getirerek, cumhuriyetin altı temel ilkesinden birisi olarak anayasa değişikliği üzerinden Kemalist devletin dayandığı temel anlayışın bir parçası haline getirmiştir. Atatürk yaşamının son yıllarında kurmuş olduğu devletin geleceğe yönelik çizgide sistematize edilmesine çalışırken, ulus devletin milliyetçilik ilkesine uzak duran halk kesimlerinin üniter devlet modelinden uzaklaşmasını önleyebilmek üzere aynı zamanda halkçılık anlayışını öne çıkararak, sonradan ilan edilen cumhuriyetin halkçı bir öze kavuşturulması için çaba göstermiş ve bu doğrultuda Halkevlerini açarak  ulus devlet ile halkçı cumhuriyet anlayışlarının Türkiye’nin özel koşulları altında bir araya getirilmesi için  ulusal  sentezci girişimlerde bulunmuştur.

                Avrupa’daki  milliyetçilik cereyanlarının nasıl ulus devletleri parçalanmaya götürdüğünü gören ve bu doğrultuda kendi kurduğu ulus devletin de dışarıdan yönlendirilen ayaklanma ve isyan hareketleriyle aynı doğrultuda yıkıma doğru sürüklenmek istendiğini yerinde gören Atatürk, böylesine olumsuz bir gelişme ile Türkiye Cumhuriyeti’nin dağıtılmasını önleyebilmek üzere, yeni anayasal düzenleme içine halkçılık ilkesini de alarak ve bu prensibin Sovyetler Birliği içindeki yerini  inceleyerek ve Halkevleri gibi yaygın bir kitle örgütü üzerinden  halk eğitimini esas alan ve halkçı eğitim yöntemleri ile halkçı bir cumhuriyet oluşturulmasında Rusya örneğinden yararlanmıştır. Avrupa ülkelerinin parçalanma sinyalleri verdiği bir aşamada, Rusya’nın kendisine bölgesel bir yapılanma üzerinden bağlamış olduğu ulusları ve etnik kökenli halk gruplarını nasıl bir arada tutabildiğini incelemeye çaba gösteren Atatürk, Halkevleri atılımı ile vatandaşa kucak açıldığını ve hiçbir etnik ya da dinsel alt kimlik ile Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bölünemeyeceğini, çeşitli konuşmalarında dile getirmekten çekinmemiştir. Avrupa ülkeleri mikro milliyetçi hareketler ile bölünme tehdidi altında yaşarken, Rusya’nın ideolojik bir devrimi başararak sosyalist sistem içinde kendisine bağlı olan bütün halk topluluklarını ve ülkeleri anayasal bir eşitlik düzeni içinde tutabilmesi, halkçılık anlayışı çerçevesinde  başarıya ulaştırılmış bir yaklaşım olarak görüldüğü için, Atatürk son dönem çalışmaları içinde Sovyet devrimini yakından inceleme fırsatı bularak ve halkçılık ilkesinin  birlik ve bütünlük sağlayan olumlu yansımalarını yerinde tespit ederek, milliyetçilik ilkesinin yanında ayrıca halkçılık anlayışına da yer vererek kurmuş olduğu siyasal parti ile birlikte, halkçılık anlayışının bütünüyle Halkevleri örgütlenmesi üzerinden tüm yurtta yaygınlık kazanması için uğraşmıştır. Halkevleri bu tür bir yaklaşımın temel örgütü olarak devlet tarafından desteklenirken, her türlü bölücü ve alt kimlikçi yaklaşımlara karşı modern bir halkçılık anlayışı ile devlet içi denge sağlanmaya çalışılmıştır. Halkevlerinin kuruluşu ile vatandaşlara ve toplumun her kesimine kucak açılması, ülkede tam anlamıyla bir toplumsal devrimin gerçekleştirilmesine aracı olmuştur. Yüzyıllarca köylere mahkûm olmuş bir toplumun içinden çağdaş bir ulus çıkartılmasında halkçılık etkili olmuştur.


                  Atatürk’ün devlet modeli yaşama geçirilirken Avrupa’daki ulus devletler yerinde incelenerek, yeni Türkiye’nin kurulması sağlanabilmiştir. Ne var ki, cihan savaşı sonrası ortamda Atatürk kurmuş olduğu devlet düzenini kurumlaştırmaya öncelik verirken, muhtemel bir ikinci dünya savaşının gündeme gelmesi tehlikesine karşı Rusya ile yakınlaşmaya çalışılmış ve bu çerçevede Rus modelinden yararlanılarak, saldırgan batı emperyalizmine karşı bir Avrasya dayanışması ile merkezi bölgedeki sentezci devlet modelinin güvenlik şemsiyesi altında, geleceğe doğru kurumlaşmasına öncelik verilmiştir. Türkiye’nin savaşa girmesi tehlikesine karşı Kemalist cumhuriyet gerekli olan önlemleri alırken, Rusya ile paslaşmanın arayışı içinde olmuştur. Atatürk kendi iktidarının son döneminde hem Sovyetler Birliğinin merkezi alana inmesini önlemek için komşuları ile bir bölgesel güvenlik antlaşmasına yönelmiş, böylece bölgede oluşturulacak barış ortamı içinde de Türkiye Cumhuriyeti’nin savaş döneminde yıkılmasının önüne geçmeye çalışmıştır. Böylece merkezdeki doğu-batı sentezi yapılanmasının korunabilmesinin mümkün olabileceği düşünülmüştür. Devletin kuruluş döneminde oluşturulan devlet modelleri arasındaki siyasal sentezin devamlı olabilmesi ve bu sentezin savaş koşullarında bozulmadan korunabilmesi için, kurucu önder Atatürk yaşamının son yıllarında Çankaya köşküne çekilerek bu doğrultudaki çalışmalarını sistematik bir bütüne kavuşturmaya çalışmıştır.  Onun böylesine dikkatli ve tedbirli yaklaşımları sayesinde Türkiye Cumhuriyeti kendi modeli içinde kurumlaşarak yüzüncü yılına kadar gelebilmiştir. Rusya’yı büyük devlet yapan halkçılık siyasetinin, bir ulus devlet yapılanması çerçevesinde ele alınması, kendiliğinden bir ulus devlet ve halkçı cumhuriyet sentezinin gerçekleştirilmesi açısından yararlı olmuştur. Avrupa ulus devletleri kendi içlerindeki mikro milliyetçilik akımlarının dağılmasına doğru sürüklenirken, Türkiye Cumhuriyeti halkçı bir cumhuriyetçilik anlayışı ile bu tür çekişmelerin kopma ya da dağılmaya gitmesini önleyebilmiştir. Halkçılık açılımları ile Türkiye kuzeydeki sosyalist sistemi anlamaya çalışırken, Rus yönetiminin uyguladığı devlet halkçılığı yöntemi ile bölücü olabilecek milliyetçi hareketlerin nasıl önüne geçilebildiği, Atatürk ve arkadaşlarının ele alarak incelediği başlıca konulardan birisi olmuştur.

                Atatürk’ün merkezi alanda kurduğu Türkiye Cumhuriyeti yüzüncü yılına doğru gelirken, sahip olduğu merkezi sentez modeli ile, diğer ulus devletlerden ayrılmaktadır. Üzerinde kurulu bulunduğu jeopolitik coğrafyanın getirdiği faktörlerin birlikte ele alınmasıyla, geleceğin dünyasında da varlığını koruyabilecek bir durumdadır. Küresel emperyalizmin bütün ulus devletlere bölücülük üzerinden dayattığı dağılma ve çöküş senaryolarına karşı, Türk devleti Atatürk’ten gelen birikim ile karşı koymuştur. Ulus devletler çağında Atatürk Türk ulusuna tam bağımsız bir düzen kurmak için çalışırken, aynı zamanda merkezi alanın koşulları içinde her zaman bir siyasal sentez arayışında olmuştur. Atatürk’ün kendi yaklaşımları çerçevesinde gerçekleştirdiği sentezci yaklaşım, devletin kuruluşunda farklı yaklaşımları bir araya getirebildiği gibi, aynı zamanda karma bir model yaratarak merkezi alandaki siyasal gelişmelere karşı da bir çözüm olabilmiştir. Tüm sentez açılımlarının farklı unsurların bir araya getirilmesiyle mümkün olabilmesi nedeniyle, Kemalist sentez yaklaşımı da bölgedeki gelişmelere bakarak devlet içi dengelerin zamanında izlenerek devreye sokulmasını gerekli kılmıştır. Farklı etnik ve dinsel kökenlere dayanan siyasal hareketler merkezi alanda kendi devletlerini kurmak için çaba gösterirlerken, emperyalist devletler ulus devletleri ortadan kaldırmak için bu gibi farklı girişimleri destekleyerek dağılma ve dağıtma girişimlerini sistemli bir biçimde yürütürken, Atatürk’ün merkezi senteze dayanan ulus devleti halkçı cumhuriyet rejiminin getirdiği dayanışma ortamını koruyarak ve güçlendirerek, Kemalist devletin varlığının korunabilmesi sağlanmıştır. Çağ değişimi sürecinde dünyanın nereye doğru gittiği sorunu araştırılarak, geleceğin okunabilmesi mümkün olabilecek noktaya geldiğinde, Atatürk’ün merkezci senteze dayanan halkçı ulus devletinin her türlü güvenlik sorununu geride bırakılabilecektir. Emperyalist plan ve programlara alet olan ve bunlara aracılık yaparak var olan devlet düzenlerinin çökertilme operasyonlarına karşı, gene Kemalist kadroların taşıdığı direnme gücü ile karşı konulabilecektir. Bu çerçevede, yeni dünya düzeni oluşturma girişimlerinin getirdiği çıkmazlara karşı durarak, yeni bir ulusal mücadele gerekmektedir. 

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder